4 Şubat 2013 Pazartesi

Mezbaha No 5 – Kurt Vonnegut

Uzun süredir okumak istediğim yazarın, sevdiğim konulardan biri olan, ikinci dünya savaşı üzerine kurulmuş bir romanı bu. Kitabın başında kısa bir süre hikayeyi anlatmaya nasıl başlayacağından söz ediyor. Daha doğrusu bir arkadaşının evine gidiyor.


Arkadaşı İkinci Dünya Savaşını ve Dresden faciasını atlatan bir gazi. Savaş yıllarından sonra içki içemez hale geliyor. Savaş karşıtı bir eşi var. Hatta kitabın diğer ismi olan Çocuk Haçlı Seferleri’ni (Children’s Crusade) arkadaşının eşinden alıyor. Kadının korkusuna rağmen, kitap tamamiyle satirik bir yönde, savaş karşıtı bir imaj yakalıyor.  

Hikaye ise Billy Pilgrim isimli bir karakter üzerine kurulu. Vonnegut, ikinci dünya savaşını ve Dresden Katliamını yaşamış biri olarak, savaşın anlamsızlığına dair tüm fikirlerini çeşitli yazınsal tür, zaman ve kişiler üzerinden anlatıyor.  

Zaman içinde dengesiz bir duruşu olan Billy Pilgrim, sürekli kendi hayatı içinde farklı zamanlara seyahat ediyor. Gözünü bir süre kapatması dahi bu seyahata sebep olabiliyor, bazen ona bile gerek kalmıyor. Kendi kontrolünün dışında gerçekleşiyor tüm bunlar. Doğumuna, çocukluğuna, ölümüne defalarca seyahat ediyor. Bazen başarılı bir göz doktoru olduğu yıllara gidiyor, bazen yalnızca bir uçak kazasından kurtulmayı başaran biri oluyor, Tralfamadore gezegeninde porno yıldızı Montana Wildhack ile sergilendiklerinde hayvanat bahçesinde sevişirken buluyor kendini bazen de. Fakat en sonunda, tüm kişiliğini oluşturan, belki de bir hikaye anlatabilmesini sağlayan o yıllara gidiyor. İkinci Dünya Savaşında, bir işe yaramayan, cılız, yürümekten aciz bir asker. Kendi silah arkadaşları tarafından dövülüyor, almanlar tarafından esir ediliyor, işçi olarak çalışıyor, balık istifi şeklinde istiflenip seyahat ediyor, Dresden’e aşık oluyor, bombalanışın ardından o cansız şehirde yürüyor, yürüyor, yürüyor; kazıyor ve binlerce ceset buluyor.

“Listen: Billy Pilgrim has come unstuck in time.”  Şu açılış cümlesi, beni kitaba bağladı. Kitabın değil, hikayenin başlangıcıydı, fakat oturduğum yerde daha dik oturmamı sağlamama, kindle’ımı elimde daha sıkı tutmama sebep oldu. Okuduğum en iyi açılıştı diyebilirim. Savaşın bir insanın zihninde neler başarabileceğini tek cümlelik bir özeti gibi. Komik, sert, merak uyandırıcı, çoğu zaman iğrenç bir hikayeye adım attığınızı hissediyorsunuz. Mizahın en karası. Hikayeyi okurken, bu sertliğin farkına varıp bazen Vonnegut için bu kitabı yazmanın bir terapi olduğunu sezdim. Kendisi de bu Dresden faciasının ortasındaydı, roman, çok büyük oranda, kendi tecrübeleri üzerine kurulu.



Hikayeyi okudukça, Vonnegut’ın tüm o kara mizahına, ağır eleştirilerine denk geliyorsunuz. Açıkçası bunları okudukça kitaptan daha çok zevk aldım. O “Öeh…” dedirten paragraflar, çıkarımlar, kelimeler adeta akla kazınıyor. Duygu sömürüsü yapmaktan kurtulabilmesini ki genelde tüm ikinci dünya savaşı yazınları duygu sömürüsü doludur bu cümlelere bağlıyorum.

“At that time, they were teaching that there was absolutely no difference between anybody. They may be teaching that still.” Eğitim sistemlerine, ulus, fikir, yer kavramlarını umursamadan verilmiş en baba ayardır her halde bu.  20. Yüzyılda yazılan bu roman, hala çoğumuzun inandığı, inandırıldığı en büyük yalanlardan birini bulup suratımıza çarpabiliyor. “Hepiniz eşitsiniz!” “Ha siktir oradan…”

“’Get out of the road, you dumb motherfucker’ The last word was still a novelty in the speech of white people in 1944.” Amerikadaki Siyah – Beyaz kavgasını, kelimeler düzeyine indirip çok sadece, çok açık bir şekilde yansıtmış.

             “ ‘Why me?’

‘That is a very Earthling question to ask, Mr. Pilgrim. Why you? Why us for that matter? Why anything? Because this moment simply is. Have you ever seen bugs trapped in amber?’ … ‘Well, here we are, Mr. Pilgrim, trapped in the amber of this moment. There is no why.’”

Şu cümleler bizim şu saçma dünyada her şeyde bir mana aramamızı gayet güzel bir şekilde eleştiriyor. ‘There is no why’ diyerek gayet yeni bir bakış açıyor. Devamında ise, Tralfamadore gezegeninde onlarca şey sorgulanıyor. Dünyada ise bunların hepsi yine bir milisaniyeden çok daha kısa sürüyor. Hiç yokmuş, hiç duyulmamış, hiç fark edilmemiş gibi.

“So it goes.” Şu cümle koca kitap boyunca sizinle beraber geliyor. Hey orada mısın? Der gibi, takip edip etmediğinizi bir şekilde kontrol ediyor. Bir yandan da anlattıklarının anlamsızlığından boşluğundan yakınıyor. Yakındıkça daha çok şey anlatmaya başlıyor. Giderek azalıyor ‘so it goes,’lar. Fakat yine de hep biraz daha kalıyor. Hayatımızda da öyle değil mi? “Nasıl gidiyor hayat?” “Gidiyor işte…” “Eh işte…” Tabii, bu kelimelerin her ölümden sonra gelmesi de, bir şekilde ayrı tesadüf(!) So it goes, hadi geçmiş olsun…

“poo-tee-weet,” ne demek olduğu konusunda iyice düşünün. Kitabı okuyun, bitirin ve düşünün. Üzerinde düşünülmeden kütüphaneye koyacaksanız bu kitabı, hiç okumayın. Üzerine başka şeyler daha okumayacaksanız, merak ettiklerinizi araştırmayacaksanız ki merak edecek onlarca yeni şey veriyor hiç okumayan. Merak edilecek şeyleri anlayamayacaksınız, tüm bunları boş verin. Poo-tee-weet.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder