Bugüne dek okuduğum
en yorucu kitaplardan birisi oldu. Nedeni içeriğinin ağırlığından çok, içeriğin
sunuluş biçimiydi. Konuya karşı bir hayli hevesliydim, fakat okudukça yoruldum,
yoruldukça erteledim okumayı. Böyle de kötü bir huyum var. Neyse ki bitirebildim.
Loïc Wacquant kitaba
öncelikle bir karşılaştırma olarak bakmış. Bu karşılaştırma iki katmandan
oluşuyor. Elimizde ilk olarak ileri marjinallik var. Olaya bakışı bir hayli
enteresan. Tarihsel ögelerle, bu toplumsal marjinalleşme hareketinin ve
hyperghettoların Amerika'da nasıl yer ettiğinden bahsediyor. Ayrımcılığın
derinleştiği bu hyperghettolarda, istatistikler aracılığıyla, asıl görevi
'insan yetiştirmek' olan okulların nasıl birer ıslah evlerine dönüştüğünü
anlatıyor.
Şöyle bir
bakıldığında, Türkiye'de her ne kadar ismen ortada olan bir ayrışma olmasa da,
okulların, okuldan çok ıslah evi olması çok bilindik bir durum. Hatta, daha çok
istenen bir şey. Niye? Bu sorunun cevabı
ne yazık ki kitapta verilmiyor, ama konunun hepimizce düşünülmesi gerektiğini
hatırlatıyor.
Gelelim bu
karşılaştırmanın ikinci katmanına, burada da karşımıza, Paris banliyöleri ve
Güney Chicago gettoları çıkıyor. Bu karşılaştırma diğerine nazaran daha
yüzeysel kalıyor. Wacquant, bir yerde Amerikan Kapitalizminin doğurduğu
sınıflara ait hyperghettoları gösterirken, diğer tarafta herhangi bir sınıfa
ait olmayan, heterojen yapısını koruyan Paris banliyölerinden bahsediyor. Bu
banliyölerin gettolaşmaya nasıl, doğaları gereği, karşı olduklarını anlatıyor.
Banliyöleri savunmasa da, bu alt sınıf
yerleşim birimlerinin gettolar karşısındaki durumunu anlatıyor.
Daha fazla
yazamayacağım bu kitap hakkında. Ben bu kitabı okuduktan sonra, sürekli Türkiye
üzerine düşündüm. Bu kadar büyük boyutlu bir çizgi çoğunlukla olmasa da,
kentsel dönüşüm projeleri, siteler, toplu konutlar bunlar beni korkuttu.
"Ev sahiplerinden başkası giremez." tabelaları beni ürkütmeye
başladı. Tekirdağ'dan İstanbul'a gidene kadar yolda gördüğüm inşaatlar, yapılar
hepsinden korktum. Doğayı falan bir kenara koyalım, kim artık mahallelerinde
yaşıyor? Kimler yaşayabiliyor? Bunları sordum. Türkiye'de hiçbir zaman
"Ayırmaya" yönelik bir getto hareketi olmadı. Büyük boyutta olmadı.
Yalı sitelerinden, şehirden uzak malikaneleri katmıyorum. Etiler'i hiç
katmıyorum. Bunlar, belirli bir ekonomik düzeyin üstündeki insanların kendini
başka yerlere çekişi. Fakat aksi hiç yaşanmadı. Biz de her türlü insanın
bulunduğu mahalleler vardı, mahallelerde yaşananlar vardı, Rum bakkalı, Ermeni
kasabı, Azeri berberi, göçmen manavları vardı.
Şimdi onlar yok, tek
tip evlerde oturan, tek tip alışveriş merkezlerinden, insanın yüzüne bakmayan
kasiyerlerden alışveriş yapan insanlar var. O bakkal, kasap, berber şu an
mortgage borçlarını ödüyorlar, ay sonunu bekliyorlar.
Bu kitabı okurken,
ben bunları düşünerek sık sık kaçtım kitaptan, tabii Ağır Roman'la aynı anda
okumam da çok can alıcı bir tesadüftü.