Okumaya başlarken korktuğum gibi, anlatmaya başlarken de korkuyorum. Boyumdan büyük bir şey yapıyormuş gibi hissediyorum. Fakat yanıma Depeche Mode şarkıları alıp notlarımı tekrar okuduktan sonra notlarımı yazmaya cesaret edebildim.
Kitap 5 farklı hikayeden oluşuyor. Farklı olduğunu sadece okumadan önce iddia edebileceğiniz 5 hikaye. İlki, duvar, tamamen kişisel bir tepki. İspanya İç Savaş'ına karşı verilen bu tepki, İspanya'da faşizmin yükseldiği döneme denk geliyor, ki Sartre da bir hayli umutsuz bu konuda. Anlatıcı ise Pablo, tamamen onun gözlerinden görüyoruz her şeyi. Sadece o isterse herhangi bir bilgi paylaşıyor. Bilinç akışı tekniğini görüyoruz fakat hikaye bilinç akışı olamayacak kadar güzel ve canlı resmedilmiş. Hikaye ise, en sonunda, hiç düşünemeyeceğeniz bir yerde sizi bırakıyor. Kalıyorsunuz öyle. Ölüm hakkında çok net bir tavrı var hikayenin: Gelecek ve Bilmeyeceksiniz. Hatta abartıp en güzel yanının bu olduğunu iddia edecek belki. Ölmekten korkmayan ve kendini feda etmeye hazır birisinin son ana kadar beklemesi ve sonunda bazı şeylerden kurtulup başka şeyler tarafından öldürülmesi... Bir damla ter çenenizden düşüveriyor hikayenin bitmesiyle.
Bir diğer hikaye ise "The Room." Çok değerli. Kitapta okurken en çok keyif aldığım hikaye heralde. Bağımlılığın son evrelerinde, aynı anda hem kendi uydurduğu yalana inanan hem de kimsenin görmeyi bile düşünemeyeceği bir gerçeğe inanma cesaretine sahip bir kadın söz konusu. Odadaki kokuları, sesleri, saldırıları çok net hissediyorsunuz. Belki de bu bölümü böyle çok sevmemin sebebi, odanın kendine haslığıdır.
Erostratus ise bu kitabı alma ve okuma sebebimdi. Sırf bu hikayeyi merak ettiğim için aldım. İşini kaybettikten sonra aşağıya bakıp insanları görüyor. Bir gün kendisinin de patlayıp her şeyi aydınlatacağını düşünüyor. Kendini bir anda tüm insanlıktan üstün görüyor, onun bu kadar üstün olduğunu anladıklarında onu nasıl öldüreceklerini düşünüyor. Sıradışı. Hümanizme yapılan en büyük eleştiridir bence bu. Hümanizmi eleştiren birinin hümanizmi karşı duruşunun ve bu karşı duruşun oluşturduğu planları gerçekleştirememesinin hikayesi. Aydınlanma ile gelen fikirin üstünlüğüyle, herhangi bir sistemi ya da akımı yine o akımın silahlarını kullanarak yıkmak zorunda kaldık ve haliyle bunun mümkün olamayacağını anladık. Yavaş yavaş inkar sesleri azaldı ve daha rahat hissetmeye başladık. Fakat Erostratus'ta kişi başarısızlığını Hümanizme atfediyor.
Intimacy ise bir kadının iç karakterleri arasındaki geçiş üzerine kurulu. Ne olduğundan emin olamayan, daha doğrusu emin olmaktan korkan bir kadının hikayesi. İlişkiler ağında bir görünüp bir kaybolan büyünün geçiş anına denk gelmiş bir hikaye.
4 yaşından başlayıp Freudyen bir bakış açısıyla hayatı irdelenen Lucien'in hikayesinin adı ise "A Childhood of a Leader." Yine ne olduğunu tam olarak anlayamamış, ne olması gerektiğini bilmeyen hatta bu kargaşa içinde yaşamaya alışabilmiş birinin hikayesi. Burjuva bir aileden, homoseksüel bir aşka ve oradan da Faşist silahlı bir bireye.
Garip ve bu yüzden de etkileyici hikayeler. Hiçbir hikayede yalnız kalmıyorsunuz, fakat yine de hikayelerden kimse sizin yanınızda yolculuğa devam etmek istemiyor.
fransız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fransız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
23 Mart 2013 Cumartesi
9 Şubat 2013 Cumartesi
Yabancı - Albert Camus
Ötekileştirilme,
dışlanma değil, bir insanın kendini sosyal normlara karşı soyutlamasını konu
alan Albert Camus’nün bu romanı, daha önce neden okumamışım, dedirtti.
Kitap,
Meursault adındaki genç kahramanın hayatını nasıl sürdürdüğünü anlatmakla
başlıyor. Okumaya başlar başlamaz onun hayata ne kadar nesnel baktığını fark
ediyorsunuz. Hatta ilk cümlede bariz bir şekilde belli oluyor: “Bugün annem
öldü. Belki de dün, bilmiyorum.” Annesine, karşı cinse, arkadaşlarına duyduğu
hisler toplumun oluşturduğu sıradan kalıplara uymuyor. Bu kalıplara umursamaz
tepkiler vermekler kalmayıp çoğu zaman söyleyecek bir şeyim yok diyip susuyor. Bu
tavır zaman zaman okuyucuyu bile çıldırtsa da ben “acaba normal olan o mu? Aslında
hiçbirimizin o kadar da söyleyecek şeyleri olmayabilir mi?” diye düşündüm. Ve açıkçası
kıskandım. Meursault soğukkanlı davrandığında, sesini çıkarabileceği yerde
sustuğunda onu kıskandım. Fakat insanoğlu her ne kadar inkar etse de bir
noktadan sonra kendini topluma kanıtlama yolunu seçiyor.
Albert Camus
da işte tam bu noktadan geriye dönen Meursault’nun hayatını akıcı bir dille
anlatıyor. Toplumun insanları eylemlerine göre değil fikirlerine göre
yargıladığı bir dünyada ‘fikir özgürlüğü’ diye bağırdığımız şeyin nasıl da
uygulanmadığının da örneğini veriyor kitabın sonlarına doğru. Bunu yanında yine
sonlara doğru dini ve tanrıyı da sorguluyor. Hiç yorulmadan okuduğum bu kitabın
son iki sayfasını iki kere okudum. Gerçekleri yüzümüze çarpıyor ve bütün
kitabın anlamını net bir şekilde veriyor.
“Fakat
herkes bilir ki hayat, yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir.” Yine de
yaşıyoruz. Bu zahmet sona erdiğinde ise Meursault da biz de yabancılaşacağız. Tek isteğimiz "daha az yabancılaşmak" olacak.
Etiketler:
albert camus,
fransız,
Meursault,
the stanger,
yabancı
6 Şubat 2013 Çarşamba
Harita ve Topraklar - Michel Houellebecq
Bülent Diken. Hemen kızmayın; bir Fransız yazarın kitabını okuyup bir
Türk yazardan bahsedemezsin diyorsunuz. Bülent Diken benim Houellebecq
adını duy(oku)mamda vesile oldu; bu yüzden onun adıyla başladım.
Nihilizm üzerine yazdığı bir kitapta bir bölümü Houellebecq'e ayırmıştı.
Tıpkı kötü bir arkadaş gibi Bülent Diken de kendisi gibi kötü
arkadaşlarla tanıştırıyor okurunu.
Diken'in ve sonradan internette kurcaladığım birkaç sitedeki okuyucunun ortak fikri Houellebecq'in eksantrik, mizantropik ve nihilistik bir karakter olduğu yönünde; yani bir yazarı sevimli kılacak tüm gerekli özelliklere sahipmiş. Yazarların tarzları konusundaki takdir kriterlerim Bukowski'nin gölgesinden oluştuğu için en ufak bir benzerlik hissettiğimde o yazara ve antolojisine hücum ediyorum. Houellebecq'i okumadan ama hakkında bir şeyler okuduktan sonra kafamda şöyle bir önfikir oluştu: Tamam işte tam bir Bukowski, hem de Fransız, daha ne olsun ki? Yazarı okumaktansa onunla ilgili fikirleri ciddiye almayacak kadar entelektüel ahlakım olduğundan hemen internetten kitaplarını aradım. Türkçe'ye çevrilmiş kitaplarından sadece "Harita ve Topraklar"ın satışta olduğunu, diğer iki kitabının baskılarının tükendiğini gördüm. Bu iyiye işaret diye düşündüm ve mevcut şartlarda satın alabileceğim tek kitabını, ultra çekici ismine rağmen aldım. Sonuçta bir kindle'ım yoktu;ipad'im vardı ama o da bir kindle değildi. :)
Tahmin edersiniz ki, Harita ve Topraklar'da, internette bahsedilen fenomen yazarın "F"sine rastlamadım; kitabı bitirdikten sonra okuduğum yazılarda yazarın edebi anlamda en olgun ürünü olarak kabul edildiğini gördüm.
Bir Bukowski göremedim ama gerçekten kaliteli bir yazarla tanıştığımı söyleyebilirim. Özellikle beni etkileyen şey Houellebecq'in telaşsız anlatımı oldu. Sizi tam belli bir akışın içine sokmuşken bir anda o akışın içindeki bir ayrıntıyı asıl konuymuş gibi anlatmaya başlıyor. Normalde bu rahatsız edici durum öyle bir yazarlık hüneriyle gerçekleşiyor ki burnunun ucuna havuç sarkıtılmış bir eşek gibi, havuç ne tarafa döndürülürse döndürülsün motivasyonunuz zayıflamıyor.
Kitaptaki karakterlerden ikisi gerçek hayattan; biri Frederic Beigbeder diğeri de Michel Houellebecq, yani yazarın kendisi. Romanın sıkmaya başladığını düşünmeye başladığımda Houellebecq eğlenceli bir alaycılıkla ve son derece iyi tasarlanmış sanatsal bir vahşilikle kendini öldürtüyor. Elbette bir sanatçının hikayesini anlatmakta olan kitap bir cinayet romanına dönüşmüyor ama ilginç bir tempo kazanıyor.
Fazla uzatmayayım, Houellebecq başkalarının fikirleriyle yönlendirilmiş beklentilerimi boşa çıkardı; ama onunla karşılaşmış olmaktan dolayı memnunum. Çevremde Houellebecq okuyan/okumuş birilerinin olmaması da iyi hissettiriyor. Houellebecq sayesinde rahatça şunu söyleyebilirim: Kalabalığın beğenisi tıpkı kalabalık gibidir; kımıl kımıl, gürültülü ve anlamsız.
Oscarverywild
Diken'in ve sonradan internette kurcaladığım birkaç sitedeki okuyucunun ortak fikri Houellebecq'in eksantrik, mizantropik ve nihilistik bir karakter olduğu yönünde; yani bir yazarı sevimli kılacak tüm gerekli özelliklere sahipmiş. Yazarların tarzları konusundaki takdir kriterlerim Bukowski'nin gölgesinden oluştuğu için en ufak bir benzerlik hissettiğimde o yazara ve antolojisine hücum ediyorum. Houellebecq'i okumadan ama hakkında bir şeyler okuduktan sonra kafamda şöyle bir önfikir oluştu: Tamam işte tam bir Bukowski, hem de Fransız, daha ne olsun ki? Yazarı okumaktansa onunla ilgili fikirleri ciddiye almayacak kadar entelektüel ahlakım olduğundan hemen internetten kitaplarını aradım. Türkçe'ye çevrilmiş kitaplarından sadece "Harita ve Topraklar"ın satışta olduğunu, diğer iki kitabının baskılarının tükendiğini gördüm. Bu iyiye işaret diye düşündüm ve mevcut şartlarda satın alabileceğim tek kitabını, ultra çekici ismine rağmen aldım. Sonuçta bir kindle'ım yoktu;ipad'im vardı ama o da bir kindle değildi. :)
Tahmin edersiniz ki, Harita ve Topraklar'da, internette bahsedilen fenomen yazarın "F"sine rastlamadım; kitabı bitirdikten sonra okuduğum yazılarda yazarın edebi anlamda en olgun ürünü olarak kabul edildiğini gördüm.
Bir Bukowski göremedim ama gerçekten kaliteli bir yazarla tanıştığımı söyleyebilirim. Özellikle beni etkileyen şey Houellebecq'in telaşsız anlatımı oldu. Sizi tam belli bir akışın içine sokmuşken bir anda o akışın içindeki bir ayrıntıyı asıl konuymuş gibi anlatmaya başlıyor. Normalde bu rahatsız edici durum öyle bir yazarlık hüneriyle gerçekleşiyor ki burnunun ucuna havuç sarkıtılmış bir eşek gibi, havuç ne tarafa döndürülürse döndürülsün motivasyonunuz zayıflamıyor.
Kitaptaki karakterlerden ikisi gerçek hayattan; biri Frederic Beigbeder diğeri de Michel Houellebecq, yani yazarın kendisi. Romanın sıkmaya başladığını düşünmeye başladığımda Houellebecq eğlenceli bir alaycılıkla ve son derece iyi tasarlanmış sanatsal bir vahşilikle kendini öldürtüyor. Elbette bir sanatçının hikayesini anlatmakta olan kitap bir cinayet romanına dönüşmüyor ama ilginç bir tempo kazanıyor.
Fazla uzatmayayım, Houellebecq başkalarının fikirleriyle yönlendirilmiş beklentilerimi boşa çıkardı; ama onunla karşılaşmış olmaktan dolayı memnunum. Çevremde Houellebecq okuyan/okumuş birilerinin olmaması da iyi hissettiriyor. Houellebecq sayesinde rahatça şunu söyleyebilirim: Kalabalığın beğenisi tıpkı kalabalık gibidir; kımıl kımıl, gürültülü ve anlamsız.
Oscarverywild
Kötülük Çiçekleri - Charles Baudelaire
Herhalde Charles Baudelaire bu şiirleri yazarken ölmeye de yazıyordu bir yandan. Acılarıyla yüzleşiyordu. Charles'ı kendi dilinden de okusanız, çevirisini de okusanız sizi bambaşka bir ruh alemine götürüyor. Bir ihtilal sırasında içine o kadar kapanıyor ki, bambaşka bir dünya yaratıyor kendine. Şikayeti bile olmuyor bundan, kurtarıyor kendini kanlı çevresinden. Bu dünyanın girişi de belli aslında, ölümü sindirmek gerekiyor ruhlarda. İster istemez her şiir okuyucusu, Baudelaire okuduğu zaman bir adım öne geçer ama bu ruhu tattığı zaman sınıf atlamış olur zevkinde.
Belki de benim yıllar içinde en büyük rehberim olan bir kitap bu. Gerek saf şiirin bir başyapıtı olması gerek metafiziğin inanılmaz harmanıyla Baudelaire dönemini aşıp bugünlere geliyor. Erdoğan Alkan'ın Varlık Yayınları'ndan çıkan 'Kötülük Çiçekleri' çevirisi, Fransızca'dan Türkçe'ye o kadar iyi çeviriler barındırıyor ki sanki Baudelaire yanınızda şiir okuyor gibi geliyor çoğu zaman. Hele tam biri öldüğü zaman içinizde olan o derin sızı, sizi bir anda mezarlıktan geçiyor hissine sokuyor. Daha da derine inmek isterseniz, düşünüyorsunuz acaba kötülük çiçekleri nedir diye. Sadece bir çiçek mi bunlar yoksa daha mı fazlası? Bu çiçekler sadece cehennemin bir parçası gibi geliyor başta ama Baudelaire kendine yasak bir cennet kurmuş oluyor.
En kritik nokta da bu kitapta Baudelaire'in şeytanı övmesi oluyor döneminde. Böyle büyük bir dehanın oradaki vurgusu ne olmuştur tartışılır durulur. Baudelaire aslında o bastıramadığı güdüleri bir nevi cellat kılıyor kendine. Baudelaire şiirin bir peygamberi olarak görülse de, o gün aforoz ediyorlar şiirinden. Eşcinsel yapısı, 'kendini' sürekli günahlara çağırması, Baudelaire'i herkesten eşsiz kılıyor. Hatta fazla eşsiz kılınıyor ki, açılan davalardan sonra onu koyacak bir hücre bile bulunamıyor belli ki. Peki onun günah anlayışı ne diye düşünülüyor insanlar tarafından: Ölen kahramanlar mı yoksa ölen sözcükler mi? Ölen şiirler oluyor sonunda. Hala anlayamıyor belki çoğu insan Baudelaire'i, belki de hissedemediklerinden. Çiçekler nasıl kötü olabilir diyorlar hele ki bu denli. Ancak en sonunda anlaşılıyor, 'Kötülük Çiçekleri', Baudelaire'in ruhunu asil kılıp sonra ondan kopan parçalar bilmecesi.
Her insanda, her zaman, eşzamanlı iki eğilim vardır; Biri Tanrı'ya, öteki Şeytan'a doğru.
Charles Baudelaire
26 Ocak 2013 Cumartesi
Kent Paryaları - Loïc Wacquant
Bugüne dek okuduğum
en yorucu kitaplardan birisi oldu. Nedeni içeriğinin ağırlığından çok, içeriğin
sunuluş biçimiydi. Konuya karşı bir hayli hevesliydim, fakat okudukça yoruldum,
yoruldukça erteledim okumayı. Böyle de kötü bir huyum var. Neyse ki bitirebildim.
Loïc Wacquant kitaba
öncelikle bir karşılaştırma olarak bakmış. Bu karşılaştırma iki katmandan
oluşuyor. Elimizde ilk olarak ileri marjinallik var. Olaya bakışı bir hayli
enteresan. Tarihsel ögelerle, bu toplumsal marjinalleşme hareketinin ve
hyperghettoların Amerika'da nasıl yer ettiğinden bahsediyor. Ayrımcılığın
derinleştiği bu hyperghettolarda, istatistikler aracılığıyla, asıl görevi
'insan yetiştirmek' olan okulların nasıl birer ıslah evlerine dönüştüğünü
anlatıyor.
Şöyle bir
bakıldığında, Türkiye'de her ne kadar ismen ortada olan bir ayrışma olmasa da,
okulların, okuldan çok ıslah evi olması çok bilindik bir durum. Hatta, daha çok
istenen bir şey. Niye? Bu sorunun cevabı
ne yazık ki kitapta verilmiyor, ama konunun hepimizce düşünülmesi gerektiğini
hatırlatıyor.
Gelelim bu
karşılaştırmanın ikinci katmanına, burada da karşımıza, Paris banliyöleri ve
Güney Chicago gettoları çıkıyor. Bu karşılaştırma diğerine nazaran daha
yüzeysel kalıyor. Wacquant, bir yerde Amerikan Kapitalizminin doğurduğu
sınıflara ait hyperghettoları gösterirken, diğer tarafta herhangi bir sınıfa
ait olmayan, heterojen yapısını koruyan Paris banliyölerinden bahsediyor. Bu
banliyölerin gettolaşmaya nasıl, doğaları gereği, karşı olduklarını anlatıyor.
Banliyöleri savunmasa da, bu alt sınıf
yerleşim birimlerinin gettolar karşısındaki durumunu anlatıyor.
Daha fazla
yazamayacağım bu kitap hakkında. Ben bu kitabı okuduktan sonra, sürekli Türkiye
üzerine düşündüm. Bu kadar büyük boyutlu bir çizgi çoğunlukla olmasa da,
kentsel dönüşüm projeleri, siteler, toplu konutlar bunlar beni korkuttu.
"Ev sahiplerinden başkası giremez." tabelaları beni ürkütmeye
başladı. Tekirdağ'dan İstanbul'a gidene kadar yolda gördüğüm inşaatlar, yapılar
hepsinden korktum. Doğayı falan bir kenara koyalım, kim artık mahallelerinde
yaşıyor? Kimler yaşayabiliyor? Bunları sordum. Türkiye'de hiçbir zaman
"Ayırmaya" yönelik bir getto hareketi olmadı. Büyük boyutta olmadı.
Yalı sitelerinden, şehirden uzak malikaneleri katmıyorum. Etiler'i hiç
katmıyorum. Bunlar, belirli bir ekonomik düzeyin üstündeki insanların kendini
başka yerlere çekişi. Fakat aksi hiç yaşanmadı. Biz de her türlü insanın
bulunduğu mahalleler vardı, mahallelerde yaşananlar vardı, Rum bakkalı, Ermeni
kasabı, Azeri berberi, göçmen manavları vardı.
Şimdi onlar yok, tek
tip evlerde oturan, tek tip alışveriş merkezlerinden, insanın yüzüne bakmayan
kasiyerlerden alışveriş yapan insanlar var. O bakkal, kasap, berber şu an
mortgage borçlarını ödüyorlar, ay sonunu bekliyorlar.
Bu kitabı okurken,
ben bunları düşünerek sık sık kaçtım kitaptan, tabii Ağır Roman'la aynı anda
okumam da çok can alıcı bir tesadüftü.
24 Ocak 2013 Perşembe
Bu Bir Pipo Değildir - Michel Foucault
İlk söylemem gereken bu kitabı bir kere daha okumam gerektiği. Fakat yine de, anlayabildiğim kadarıyla,
buraya bir şeyler yazacağım, ki ne kadar anladığımdan hiç emin değilim.
İngilizceye
çevirenin yazdığı önsöz, kitapta bahsedilecek bir çok düşünceye çok kısa bir
giriş sunuyor. Foucault'nun diğer kitaplarındaki fikirleriyle, bu kitabı yazma
amaçlarını birbirlerine bağlıyor. Bu önsöz metninin biraz yorucu olduğu, yorucu
olması gerektiği kadar gerçek. Okumadan geçmemenizi öneririm.
Kitabı okumadan önce
Réné Magritte'in kim olduğunu, felsefesini, bazı eselerini bilmek şart. Kitap
bu konuda çok kurnaz davranıyor. Konusunu desteklercesine, herhangi bir resmi
direkt koymadığı gibi, kelimelere, bilhassa kelimelere döküyor. Bu kelimeleri
bir kerede kavradım ve takip edebildim diyenin alnını karışlarım. Tabii, ceci
n'est pas une pipe'nin yeri haliyle başka.
Gelelim, Foucault ne
diyor. Magritte'in bu desenleri yaparken nerelerden geldiğini ve nerelere
gitmeye kalktığını anlatmaya çalışıyor. Zira, kimi kimi pek başarılı
olamadığını görüyoruz. Magritte de Foucault'ya gönderdiği bir Ceci n'est pas
une pipe reprodüksiyonunda ona bu ufak hatayı hatırlatıyor. Yine de,
Foucault'nun yaklaştığı bakış açısı dahiyane. Öncelikle, modern çağlarla
birlikte insanların görmeyi ve algılamayı görsel imajlarla bağdaştırmasını ele
alıyor. 'Dil'i eleştirdiği gibi bu 'yerine koyma' adetini de eleştiriyor. Şeyin
kendisi, şeyin sankisi ve şeymiş gibi'yi öne sürüyor. Bu üç durumun, onlarla
beraber getirdiklerini ele alıyor. Örneğin, Kendi'nin içinde benzemek
olmadığını söylüyor ve andırış'ı benzemekten sert bir biçimde ayırıyor. Bu
gösterilen fark öyle sert ki, Foucault bunun bir tutsaklık olduğunu söylüyor.
Bir yerde, bu okuduğunuzun aslında benim yorumum olmadığını, söylediklerimin
benim yorumuma ait olmadıklarını, görülen bu resimsel yazı bütünün yine benim
yorumum olmadığını söylüyor. Bunlar benim yorumumun desenleri oluyor. Hepsi
aslında, bizim düşüncelerimiz ve düşünce sistemlerimiz aracılığıyla
birbirlerine 'görev' yüküyle bağlanmış şeyler.MİŞ.
Ben hala
anlamadığımı hissediyorum, anlatırken net bir biçimde anlattığımı da
sanmıyorum. O yüzden alıntılar eşliğiyle gideceğim.
"Gösterge
olarak harf, sözcükleri sabitleştirme olanağı verir; satır olarak da bir şeyi
figürleştirme olanağını sağlar." Burada, harflerin, sözcüklerin şey'den
çok, bir figüre, bir kod'a ait olduğu biraz daha açık. Fakat benzeme konusuna
henüz değinilmemiş.
"Ağacın bir ağaca, yaprağın bir
yaprağa benzemesi ve bunun da kendi yaprağının formunu edinmesi (l'Incendie [Yangın]) gereklidir; denizin üzerindeki gemi de bir
gemiye benzemekle yetinemeyecektir, ama
aynı zamanda denize benzeyecektir ve gövdesiyle yelkenleri de denizden yapılmış gibi olacaktır (le Séducteur [Ayartıcı]) ve bir
çift ayakkabının şaşmaz canlandırılması [görüntüsü], kaplamak zorunda olduğu çıplak ayaklara benzeyecektir."
Bu alıntı ise,
benzemenin, şeyden çok, benzeyene ait olacağını ortaya koyuyor.
Bu bir pipo değildir
ise, akla direkt bir görsel öge getiriyor. Magritte'in reprodüksiyonun arkasına
yazıp Foucault'ya anlattığı gibi "Ad, desenle çelişmiyor, başka bir biçimde olumluyor." Zira, Bu
bir pipo değildir ibaresi, yukarıda yüzenin bir pipo değil de, bir piponun
deseni olduğunu bize anlatmıyor. Daha çok, bir şeyi, yokluğuyla ortaya koyuyor.
Buradaki pipo olmayan pipo deseni Magritte'in en cüretkar yokluğu.
Fakat asıl soru daha
çok, İmajın gerçeğe 'benzemesi', gerçeğin mi sorumluluğundadır? Benzeme
durumunda, bir yol, bir ok işareti, bir gidişat varken, iş Andırma eylemine
geldi mi, tüm bu sınırlayıcı zihin işlemleri ortadan kalkar. Artık herhangi bir
yol yoktur, Foucault'nun dediği gibi deseni gösteren işaret parmağı da ortadan
kalkmıştır.
İngilizce'ye çeviren
Harkness, en başta bahsettiği gibi, Bu Bir Pipo Değildir, dili eleştiriyor.
Dili eleştirmekle kalmayıp bilginin objeden sujeye akışında rol oynayan
elemanları inceliyor. Onların üstlerine gidip birbirlerine çarptırıyor.
Bu 'Bu Bir Pipo Değildir'e yapılmış bir yorum değildir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


