Çoğumuzun duymadığı ve belki de çoğu kimsenin hayatı boyunca karşılaşmayacağı bir isim Doktor Bulent Diken, Lancaster Üniversitesinde öğretim üyesi. Kitabın başında ufak bir tanıtım kısmı ayrılmış. Fakat bence kitabın kendisi, Bulent Diken'i tanıyabilmemiz için daha önemli bir kaynak. Bizi Bulent Diken ile buluşturan yayınevi, elbette ki, Ayrıntı. Galiba Türkiye'de en kaliteli kitapları basan yayınlardan biri. Son dönemlerde ortalıkta battıklarına dair haberler dönüyor, umarım yalandır.
Aslında elimdekinin bir kitaptan çok, akademik bir kağıt olduğunu düşündüm çoğu zaman. Zira Bulent Diken sıradan bir okuyucu yerine konuya az çok hakim, kullanacağı kelimelerin arkasında neler durduğunu bilen insanlara yazmış gibi. Başta bunun çeviriden kaynaklandığını düşündüm fakat orijinal metinde bu üslup hakim. O yüzden bu kitaba başlamadan önce "göz atmak" lazım. Okunması gereken, hiç değilse bilinmesi gereken, eserler var. Yeraltından Notlar, Karamazov Kardeşler, Çehov öyküleri, Cesur Yeni Dünya, Houellebecq kitapları bunlardan sadece bir kaçı. Bunun yanı sıra İklimler filmine de bir bölüm ayrılıyor. Bu bölüm için İklimler filminin izlenmiş olması zaruri bana kalırsa. Üzerine bir şey okunması da ayrı güzellik katar.
Nihilizmi dörde ayırıp bunların üzerinden örnek veriyor ve verdiği örneklerle netlik yakalıyor. 3-4 paragrafta anlattığı teorik yaklaşımların hepsini tanıdık ve gayet başarılı örneklerle tekrar anlatıyor.
Kitabın teorik kısmına girmek istemiyorum, zira kısa bir blog yazısında anlatılamayacak kadar dallı budaklı anlatıyor Bulent Diken. Fakat beni en çok etkileyen mükemmel nihilizm üzerine yazdığı oldu. "Kendisini yıkan" nihilizm mükemmel nihilizmdir.
Kitabın bir diğer ilginç noktası da, Zizek, Lacan ve Zupancic'ten onlarca alıntı yapılmasına rağmen onların tamamen reddedeceği hatta bahsinin geçmelerini istemeyeceği sonuçlara ulaşmasıdır. Tüm bunlar olurken de Foucault'dan hiç bahsedilmemiştir.
Okunması, üzerine yazılması çizilmesi gereken bir kitaptır. İçinde bahsi geçen kitapların bir daha okunması gerekir.
kindle günlüğü
kılıfsız.
13 Ekim 2013 Pazar
13 Eylül 2013 Cuma
İzcinin Gözden Geçirilmiş El Kitabı - William S. Burroughs
Çok masumane bir tavırla başlamıştım kitaba. Tamamen hatalıydım tabii bu tavrımda. Zira elimdeki kitap Burroughs'a aitti ve Underground Poetix tarafından hazırlanmıştı. Kitabın pek de masumane olmadığını öğrendikten sonra devam etmemin tek sebebi Gezi'ydi.
Şenol Erdoğan tarafından basıma hazırlanmış bu kitapta WSB, anarşist izcilere dünya devriminin nasıl yapılacağını anlatıyor. Büyük Britanya (UK) için de ayrıca bir bölüm ayırıyor. Açıkçası kitap sık sık, "Bir saniye lan, adam haklı, oha!" dedirtiyor. Zaten pek de uzun olmayan kitabı ağzınız açık bir şekilde hızlıca bitiriyorsunuz.
İlk kısımda ev yapımı silahların ve bu silahlarla yapılacak hareketlerin önemini anlatıyor. Kronolojik ve karşılaştırmalı örneklerle konuyu iyice açık ediyor. Bolivar yaptığı devrimin hatalarını anlatıyor.
İşin ilginç tarafı, belki hayatımızdan bu kadar uzak olan sistemli devrimi anlatırken hayatımıza sıkça dokunan şeyler söylüyor. Örneğin kimi zaman bir kişiye yapılan hakaretler bir kuruma yapılan hakaretlerden daha ağır olabilir. İnsanlara "Kraliçeyi Becerin," dedirtebilirseniz, bunu duyan herkes afallar. İnsanlar için vurucu olur.
Tıpkı Gezi'de olanlar gibi. Hükümet istifa denildiği zaman kimse umursamadı, yüzeysel bir slogandan ileri gidilemedi. Hükümet istifa denilerek de Beşiktaş'ta Başbakanlık Ofisine yürünmüştü. Fakat Tayyip İstifa denildiği anda, henüz Başbakanlık Ofisine doğru harekete geçilmediği halde çok büyük, çok sert bir tepki alındı. Çünkü bahsi geçen kişi, yalnızca kendini temsil etmiyordu. Bir fikir geleneğini, bir hayat görüşünü, bir kurumu ve o kurumun içindeki tüm insanları temsil ediyordu. WSB bu tarz bir yönetimin ilkelliğinden ve tarihi geçmişliğinden de söz ediyor.
Bolivar devriminin başarısızlığı bir yandan da buna dokunuyor. İspanyol Egemenliği fiziken yıkılıyor fakat diğer tüm bağlamlarda hâlâ her şey İspanyolların yaptığı gibiydi. Onlarının dilini, onların tarihini, onların eğitimini, onların sistemlerini kullanıyordu. WSB bu devrimi başarısız sayarken bir yandan, istemsizce fakat tamamen doğal olarak, Türk Devriminin de en büyük eksiğini gözler önüne seriyor.
Sadece fiziki olarak bitirilen bir imparatorluk, tüm bağlamlarda, her türlü fikrin altında yatıyor. Yapılan bir devrim değil, olsa olsa bir reform olarak kalıyor. Haliyle, bu yarım reform, zamanla geçerliliğini kaybedip tekrar yerini ilkel güçlere bırakıyor.
Kafa açan yapısı ve verdiği ilginç anekdotlarla içinde bulunduğumuz sistemin geçerliliğini sorgulatıyor.
Şenol Erdoğan tarafından basıma hazırlanmış bu kitapta WSB, anarşist izcilere dünya devriminin nasıl yapılacağını anlatıyor. Büyük Britanya (UK) için de ayrıca bir bölüm ayırıyor. Açıkçası kitap sık sık, "Bir saniye lan, adam haklı, oha!" dedirtiyor. Zaten pek de uzun olmayan kitabı ağzınız açık bir şekilde hızlıca bitiriyorsunuz.
İlk kısımda ev yapımı silahların ve bu silahlarla yapılacak hareketlerin önemini anlatıyor. Kronolojik ve karşılaştırmalı örneklerle konuyu iyice açık ediyor. Bolivar yaptığı devrimin hatalarını anlatıyor.
İşin ilginç tarafı, belki hayatımızdan bu kadar uzak olan sistemli devrimi anlatırken hayatımıza sıkça dokunan şeyler söylüyor. Örneğin kimi zaman bir kişiye yapılan hakaretler bir kuruma yapılan hakaretlerden daha ağır olabilir. İnsanlara "Kraliçeyi Becerin," dedirtebilirseniz, bunu duyan herkes afallar. İnsanlar için vurucu olur.
Tıpkı Gezi'de olanlar gibi. Hükümet istifa denildiği zaman kimse umursamadı, yüzeysel bir slogandan ileri gidilemedi. Hükümet istifa denilerek de Beşiktaş'ta Başbakanlık Ofisine yürünmüştü. Fakat Tayyip İstifa denildiği anda, henüz Başbakanlık Ofisine doğru harekete geçilmediği halde çok büyük, çok sert bir tepki alındı. Çünkü bahsi geçen kişi, yalnızca kendini temsil etmiyordu. Bir fikir geleneğini, bir hayat görüşünü, bir kurumu ve o kurumun içindeki tüm insanları temsil ediyordu. WSB bu tarz bir yönetimin ilkelliğinden ve tarihi geçmişliğinden de söz ediyor.
Bolivar devriminin başarısızlığı bir yandan da buna dokunuyor. İspanyol Egemenliği fiziken yıkılıyor fakat diğer tüm bağlamlarda hâlâ her şey İspanyolların yaptığı gibiydi. Onlarının dilini, onların tarihini, onların eğitimini, onların sistemlerini kullanıyordu. WSB bu devrimi başarısız sayarken bir yandan, istemsizce fakat tamamen doğal olarak, Türk Devriminin de en büyük eksiğini gözler önüne seriyor.
Sadece fiziki olarak bitirilen bir imparatorluk, tüm bağlamlarda, her türlü fikrin altında yatıyor. Yapılan bir devrim değil, olsa olsa bir reform olarak kalıyor. Haliyle, bu yarım reform, zamanla geçerliliğini kaybedip tekrar yerini ilkel güçlere bırakıyor.
Kafa açan yapısı ve verdiği ilginç anekdotlarla içinde bulunduğumuz sistemin geçerliliğini sorgulatıyor.
Şehvet Oratoryosu - Batur Münevver
Yine kısa aralıklarla kısa yolculuklar dönemi başladı. Evden pek çıkmadığım yazımın yerini birden koşuşturma dolu bir sonbahar aldı. Hep öğrencilikten bunlar.
Yolculuklarda en sevdiğim şey şiir kitabı okumaktır, özellikle yanımda ufak bir defter ve yazan bir kalem varsa. Bu defa kendimin de pek alışık olmadığı bir şey yapıyorum. Hakkında hiçbir şey bilmediğim birinin daha önce hiç duymadığım bir kitabını okuyorum. Batur Münevver'in Şehvet Oratoryosu'nu okuyorum. Copy paste serisinde 'paylaşılmış.' Zira bu e kitap serisi kapağın arkasında şunu yazmıştır: "copy/paste yazarının kaleminden çıkmış ve hedef kitlesiyle zaten buluşmuş yazıların yeniden ambalajlanarak ticarileştirilmesi ahlakına karşı bir ahlakın ürünü. Bu metinleri istediğiniz gibi kopyalayabilir ve çoğaltabilirsiniz."
Yazar notunda şehveti yaşama dönük yüzüyör yatay bir yolculuk ve hakikati ölüme çevrilen bakışlarıyla dikey bir yolculuk olarak değerlendiriyor. Tam bu esnada istanbuldan sembolik olarak ayrılıyorum. Etrafımdaki herkes tekirdağ yolcusu. Kapılar kapalı, esenler otogarından ayrıldık. Camdan dışarı bakınca İstanbula dair hakikat ortada. Sıkıl tıkış şehir, can sıkıcı trafik, saat sekizi bulduğu halde hala sabah başlayan vardiyası bitmemiş insanlar. Ve beton. Saf, temiz ölüm beton. Fakat aklımdaki İstanbul? Günlerdir gezindiğim yerler, boğaziçine inince esen rüzgar, modanın yolları, gece manzaraya nazır yapılan güzel sohbetler. Yukarıdan baktığın cıvıl cıvıl boğaz manzarası, şehveti en az sizi evine sürükleyen bir kız kadar hissettirir size.
Fakat yazarın notundan sonra kitap tamamen bambaşka bir boyuta giriyor. Bu boyutta 3 karakter var. Birbirlerine sesleniyorlar sürekli. Bu sesleniş fazlasıyla şiirsel, imgeler adeta havada uçuşuyor. İmgeleri anlamayı bir kenara bırakın herhangi birini yakalamak bile oldukça zor. Bu zorluk şiirlerden hiçbir şey eksiltmediği gibi onları daha da çok yapıyor. Sırf bu yüzden bu şiir kitabı bitmiyor. Bitemiyor. Bir ilham perisi olarak zihninizde, etrafınızda gezinmeye devam ediyor. Zamanı gelince sizi çağırıyor, o an için doğru kısmı buluyorsunuz. Bazen Ölü Hayvanlar Koro'sunda bir ses, bazen Kaybolon Küçük Kız, bazen de Ormancı'nın kendisi oluyorsunuz.
Yol boyunca zaman zaman hepsinde kendimi buldum. Ormancı'nın karşısında yiten kızı bulamadım.
Bu linkten kitaba ulaşabilirsiniz.
Fakat yazarın notundan sonra kitap tamamen bambaşka bir boyuta giriyor. Bu boyutta 3 karakter var. Birbirlerine sesleniyorlar sürekli. Bu sesleniş fazlasıyla şiirsel, imgeler adeta havada uçuşuyor. İmgeleri anlamayı bir kenara bırakın herhangi birini yakalamak bile oldukça zor. Bu zorluk şiirlerden hiçbir şey eksiltmediği gibi onları daha da çok yapıyor. Sırf bu yüzden bu şiir kitabı bitmiyor. Bitemiyor. Bir ilham perisi olarak zihninizde, etrafınızda gezinmeye devam ediyor. Zamanı gelince sizi çağırıyor, o an için doğru kısmı buluyorsunuz. Bazen Ölü Hayvanlar Koro'sunda bir ses, bazen Kaybolon Küçük Kız, bazen de Ormancı'nın kendisi oluyorsunuz.
Yol boyunca zaman zaman hepsinde kendimi buldum. Ormancı'nın karşısında yiten kızı bulamadım.
Bu linkten kitaba ulaşabilirsiniz.
29 Ağustos 2013 Perşembe
The Virtue of Selfishness - Ayn Rand
Ne yaptım ne ettimse, gene kendimi bir Ayn Rand romanı karşısında buldum. Neden bilmiyorum bu kadının adını görünce dayanamıyorum, içimde büyük bir okuma isteği uyanır ve ardından önce okuduğuma pişman oluyor ardından da daha çok içine gömülüyorum. Gene okuma krizimin tuttuğu bir gün elime bu defa bu kitabını aldım. Denemelerini topladığı bir kitap. Genel olarak Ahlak Felsefesi üzerine yazmış ve kendi oluşturduğu Objektivizm üzerine yazmış.
Önce Ayn Rand kimdir necidir ona bir değinmek lazım. Kendisi, günümüz liberal fikirlerinin ve kapitalist görüşün belki de en radikal savunucularındandır. Kendisinin deyimiyle bugüne kadar "canavar" olarak tasvir edilen kapitalizmi, egoyu ve daha nice "bireyselci" tavrı savunur. Çoğu kişi bunun sadece bir tepki olduğunu düşünür. Zira kendisi Rusya'da doğmuş, Bolşevik İhtilalinde Ukrayna'ya kaçmıştır. Kısa bir süre tekrar Rusya'da yaşadıktan sonra Amerika'ya gidip bir daha geri dönmemiştir. Efsaneye göre, babası onu yolcu ederken, "Kızım git ve Rusya'da herkesin nasıl öldürüldüğünü anlat," demiştir. Başkalarına yardım etmeyi, hayır işleri yapmayı, komün yaşamı bir insanın en utanılacak hali saymıştır.
Fikirlerine tam olarak katılmamamla beraber, radikalliğini ilginç bulmuyor değilim. Ön yargısının üstesinden gelebilecek herkese de bu kitabı dikkatlice okumasını öneririm. Zira başta ABD olmak üzere günümüz kapitalist devletlerinin her hareketinin temelinde Ayn Rand'ı görürüz. Her ABD seçiminde iki taraf da en az bir kez alıntı olarak Ayn Rand'ı kullanır. Tüm bunlara rağmen Ayn Rand hayatı boyunca bahsettiği gerçek Kapitalizm'in batıda değil, doğuda vücut bulacağına inanmıştır.
Gelelim kitabımıza, kitabı biraz detaylı ve uzun uzadıya anlatmak isterdim fakat içinde bahsedecek bir sürü öge var ve toplam 17 bölüm var. Bu 17 bölümde Bencilliğin yapısından, Diğerkâmcılığın insanı nasıl zorunlu iyiliğe götürdüğüne ve bu iyilikten nasıl bir cacık olmayacağına kadar bir çok şeye değinmiş.Değindiği çoğu şeyi kendi "hardcore kapitalizm" ve objektivist bakış açısıyla anlatmış.
Ne zaman okusam, okumaya yeltensem korktuğum biri olan Ayn Rand üzerine yazma konusu da bir hayli sıkıntılı. 17 makaleden oluşan kitabında bencilliğin insanın özsaygısının kaynağı olduğunu ve bunun nasıl da diğer çevrelerce bir "canavar"mışçasına gösterildiğini söylüyor. Sık sık özgeçmişinden kaynaklanan serzenişler ile oluşturduğu siyasi ve ekonomik görüşünü ortaya koyuyor.
Her görüşün en iyilerinin okunması gerektiğini düşünen ben, sabrı olan herkese bu kitaba göz atmalarını öneriyorum.
Önce Ayn Rand kimdir necidir ona bir değinmek lazım. Kendisi, günümüz liberal fikirlerinin ve kapitalist görüşün belki de en radikal savunucularındandır. Kendisinin deyimiyle bugüne kadar "canavar" olarak tasvir edilen kapitalizmi, egoyu ve daha nice "bireyselci" tavrı savunur. Çoğu kişi bunun sadece bir tepki olduğunu düşünür. Zira kendisi Rusya'da doğmuş, Bolşevik İhtilalinde Ukrayna'ya kaçmıştır. Kısa bir süre tekrar Rusya'da yaşadıktan sonra Amerika'ya gidip bir daha geri dönmemiştir. Efsaneye göre, babası onu yolcu ederken, "Kızım git ve Rusya'da herkesin nasıl öldürüldüğünü anlat," demiştir. Başkalarına yardım etmeyi, hayır işleri yapmayı, komün yaşamı bir insanın en utanılacak hali saymıştır.
Fikirlerine tam olarak katılmamamla beraber, radikalliğini ilginç bulmuyor değilim. Ön yargısının üstesinden gelebilecek herkese de bu kitabı dikkatlice okumasını öneririm. Zira başta ABD olmak üzere günümüz kapitalist devletlerinin her hareketinin temelinde Ayn Rand'ı görürüz. Her ABD seçiminde iki taraf da en az bir kez alıntı olarak Ayn Rand'ı kullanır. Tüm bunlara rağmen Ayn Rand hayatı boyunca bahsettiği gerçek Kapitalizm'in batıda değil, doğuda vücut bulacağına inanmıştır.
Gelelim kitabımıza, kitabı biraz detaylı ve uzun uzadıya anlatmak isterdim fakat içinde bahsedecek bir sürü öge var ve toplam 17 bölüm var. Bu 17 bölümde Bencilliğin yapısından, Diğerkâmcılığın insanı nasıl zorunlu iyiliğe götürdüğüne ve bu iyilikten nasıl bir cacık olmayacağına kadar bir çok şeye değinmiş.Değindiği çoğu şeyi kendi "hardcore kapitalizm" ve objektivist bakış açısıyla anlatmış.
Ne zaman okusam, okumaya yeltensem korktuğum biri olan Ayn Rand üzerine yazma konusu da bir hayli sıkıntılı. 17 makaleden oluşan kitabında bencilliğin insanın özsaygısının kaynağı olduğunu ve bunun nasıl da diğer çevrelerce bir "canavar"mışçasına gösterildiğini söylüyor. Sık sık özgeçmişinden kaynaklanan serzenişler ile oluşturduğu siyasi ve ekonomik görüşünü ortaya koyuyor.
Her görüşün en iyilerinin okunması gerektiğini düşünen ben, sabrı olan herkese bu kitaba göz atmalarını öneriyorum.
28 Ağustos 2013 Çarşamba
Sinekli Bakkal - Halide Edip Adıvar
Çoğunuz niye bu kadar sert girdiğimi merak edeceksiniz, fakat sebeplerimi size tek tek açıklayınca hak vereceğinize eminim.
Kitap ÖZGÜR yayınevinden basılmış, 450 sayfa kadar. Fakat içinden tekrar edilmiş tasvirleri çıkarırsanız kitabın 50 sayfa kadar eksileceğini göreceksiniz. Rabianın bal gözleri, dedenin sükunet veren havası defalarca aynı kelimelerle tekrar edilmiş.
Kitapta karakterler tam bir kukla. Tüm karakterler hem de, istisnasız. Belki Padişah değil, kendi havasını, tahtı dolayısıyla, koruyor. Fakat onun da kitabın içindeki varlığı bir amaca hizmet ediyor. Elbette her kitapta bütün karakterler belirli amaçlara hizmet ederler. Ama bunun nasıl yapıldığı çok önemlidir. Kimi romanlarda karakterler özgürken, en azından özgürmüş hissini verebilirken, çoğu romanda böyle bir şey mevzubahis değildir. Sinekli Bakkal bu ikinci gruba dahil olur. Her kelime seçilmiş, her satır seni amaca götürüyor, her söz biraz daha "Bak benim fikrim bu!" diyor.
Karakterler hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Haklarında çok şey anlatılıyor fakat bunların hepsi çarptırılmış, tek pencereden yazılmış, derinliği olmayan ve yoruma kapalı tasvirler. Her şey o kadar kesin ki! Peregrini şucu, Osman bucu, Dede şöyleci, İmam böyleci. Kitapta insana dair, insanın özüne dair hiçbir şey yok. Halide Edip bu kitabı yazarken etrafındaki siyasi ve kültürel olaylardan o kadar çok etkilenmiş ki kültürü bir üst olgu olarak alamamış, onun kapsayıcı özelliğinden vazgeçmiş ve onu sadece kardeşleriyle alışveriş içerisindeki bir öge olarak işlemiş. Rabia da en büyük aracı. Rabia'nın evrimini kullanarak kendi kafasındaki idael kadını çizmiş. Bu idael kadın her açıdan imkansızdır. Şark kültürünün özünü kavramış onu en iyi şekilde tanıtan, Garp'ın fırtınasına tutuluyor, onda kendine has bir şey buluyor. Fakat sırtını Şark'a tamamen dönmeden bir koluyla da Garp'ı sarıyor. Bir yandan Sinekli Bakkal'ın gördüğü en "abla", en "feminist", bir yandan da utangaç narin bir kızcağız. Kişilik olarak romanda bir türlü çizilmeyen ve imkansızlığı yüzünden de çizilemeyecek olan Rabia bir fikir uğruna yaratılmıştır ve bu fikirin kuklası olarak kalmıştır.
Bu kukla oyununda karakterlerin ipleri o kadar belli ki, kime izletseniz bu ipleri kolayca sezecek hatta biraz yaramaz olanları dişleriyle bu ipleri koparmaya çalışacaktır. Kim bilir belki ondan sonra kitap çok daha güzel bir hal alır.
Rabia'nın büyümesi, Peregrini'nin dönüşü, İmam'ın evinin düzenlenmesi gibi olaylarla açığa vurulan Garp ve Şark'ın aynı potada doğru miktarlarla eritilmesi ve birbirleri arasındaki alışveriş adeta bu iki kültüre de, bu kültürde yaşayan insanlara da hakarettir. Hiçbir kültürel derinlik hesaba katılmadan, "bundan şu kadarcık alsak, şu kadar aşk eklesek ve bir tutam da müzik katsak olur bence, ne dersin?" diye yazılmış bir kitap havası vermektedir. Ziyadesiyle de öyledir.
Seveni bol olan bu kitaba içim bir türlü ısınamadı. Tek öneminin zamanındaki problemlere çözüm üretme amacına, didaktik ve ilklerinden olmasına bağlayabildim. Tek hoşuma giden kısımları Vehbi Dede'nin konuştuğu yerler oldu. Onlar da kitabın tüm kasvetli havasına ve "bak, bak, bir şeyler olacak!" havasına karşın boşvermişliği ve kendine has duruşuyla göze batıyordu. Bu da bir milletvekili edebiyatı örneğidir. "Bakın bildiklerim bunlar, fikrim bu, bence böyle olmalıdır, hatta durun size yazdığım şu kitapla örnek vereyim."
15 Ağustos 2013 Perşembe
Leviathan - Paul Auster
Belki Paul Auster okuyanlar bilir... Bu adam cinselliği öyle bir çerçeveye sokar ki çok daha fazlasını ister ama bir anda iğrenebilirsiniz de. Ne gariptir Leviathan romanı, genel bir seks çerçevesi içinde ele alınırsa çok daha farklı yerlere varılabilir. Karakterlerin birbirleriyle olan ilişkilerinden tutun, karakterlerin iç dünyasında yaşadıkları tam anlamıyla 'Freudian' bir yaklaşım ögesi gibi gözüküyor bu romanda.
Özetini vermek ne kadar doğru olur bilemem çünkü kitabın özeti verildiği zaman okumanın bir anlamı kalmaz. Evet, genel bilindik üzere Benjamin Sachs adlı edebi yeteneklerini kullanmayı amaçlayan bir karakterin hikayesi diye adlandırılabilir bu. Ancak hiç de öyle değil! Romanın başında öldüğü söylenen Sachs'ın aslında kim olduğu gerçeği ve içimizde hepimizin yapmak istediği o seksist tutkularla bezenmiş anarşist tavır Sachs'ta mevcut. Bir yandan sekse olan tutkusundan kopuşu diğer yandan anarşizmin temel ilkelerini kendine ve olaylara bir bir uyarlamasıyla ve karakteri okurken hissettiğiniz ''acaba şu anda bir savaşta mıyız'' paradigması ile karşı karşıya kalabilirsiniz.
Auster, bu anlamda çok farklı bir yazar. Diğer romanları da okunulduğu zaman aslında çok daha başarılı değerlendirilecek biri. Ancak 'Leviathan'ın kelime anlamını da bilmek çok önemli. Zebur'da geçen bir deniz canavarının adı, nasıl bir insan tasvirine dönüştürülebilir. Bir dini kurgu, bir siyasi aynı zamanda da bir seksist sembol olarak nasıl uyarlanabilir bunun dersini veriyor bize bu roman. Hele ki karakterlerin soğukkanlılığı ama korkaklığının her cümlede kusursuzca yansıtıldığı Leviathan'da bir yandan Peter Aaron'un dünyaya ve insanlara septik bakışı diğer yandan Benjamin Sachs'ın, bir devrimci büyük yazarmış edasıyla var oluş savaşının içinde buluyoruz kendimizi.
Eğer genç bir yazarsanız, ve arzularınızla baş edemeyecek kadar dolmuşsa içiniz... Ve bir gece kendinizi olur olmadık bir yatakta bulrsanız hem de hiç beklenmedik bir insanın korkusuyla yaşayarak... Hele ki isyanınız başlamışsa içinizde, bir sembole dair, Leviathan sizin de romanınızdır.
Not: Kitabın kapağında neden özgürlük anıtı var, bunu okudukça anlayacaksınız.
Not 2: Kitabın kapağındaki özgürlük anıtı bir sembol, ama Leviathan'ın mı yoksa Leviathan avcısının mı siz düşünün.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

