28 Ağustos 2013 Çarşamba

Sinekli Bakkal - Halide Edip Adıvar

Herkesin roman diye atfettiği fakat roman olmayan bir kitaptır kendisi. Zamanında ödül de almış üstüne üstlük. Çoğu açıdan eksik bir kitap. 20. sayfasından itibaren tahmin edilebilecek üç dört mesajla haybeye uzatılmış ayrıca.

Çoğunuz niye bu kadar sert girdiğimi merak edeceksiniz, fakat sebeplerimi size tek tek açıklayınca hak vereceğinize eminim.

Kitap ÖZGÜR yayınevinden basılmış, 450 sayfa kadar. Fakat içinden tekrar edilmiş tasvirleri çıkarırsanız kitabın 50 sayfa kadar eksileceğini göreceksiniz. Rabianın bal gözleri, dedenin sükunet veren havası defalarca aynı kelimelerle tekrar edilmiş. 

Kitapta karakterler tam bir kukla. Tüm karakterler hem de, istisnasız. Belki Padişah değil, kendi havasını, tahtı dolayısıyla, koruyor. Fakat onun da kitabın içindeki varlığı bir amaca hizmet ediyor. Elbette her kitapta bütün karakterler belirli amaçlara hizmet ederler. Ama bunun nasıl yapıldığı çok önemlidir. Kimi romanlarda karakterler özgürken, en azından özgürmüş hissini verebilirken, çoğu romanda böyle bir şey mevzubahis değildir. Sinekli Bakkal bu ikinci gruba dahil olur. Her kelime seçilmiş, her satır seni amaca götürüyor, her söz biraz daha "Bak benim fikrim bu!" diyor. 

Karakterler hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Haklarında çok şey anlatılıyor fakat bunların hepsi çarptırılmış, tek pencereden yazılmış, derinliği olmayan ve yoruma kapalı tasvirler. Her şey o kadar kesin ki! Peregrini şucu, Osman bucu, Dede şöyleci, İmam böyleci. Kitapta insana dair, insanın özüne dair hiçbir şey yok. Halide Edip bu kitabı yazarken etrafındaki siyasi ve kültürel olaylardan o kadar çok etkilenmiş ki kültürü bir üst olgu olarak alamamış, onun kapsayıcı özelliğinden vazgeçmiş ve onu sadece kardeşleriyle alışveriş içerisindeki bir öge olarak işlemiş. Rabia da en büyük aracı. Rabia'nın evrimini kullanarak kendi kafasındaki idael kadını çizmiş. Bu idael kadın her açıdan imkansızdır. Şark kültürünün özünü kavramış onu en iyi şekilde tanıtan, Garp'ın fırtınasına tutuluyor, onda kendine has bir şey buluyor. Fakat sırtını Şark'a tamamen dönmeden bir koluyla da Garp'ı sarıyor. Bir yandan Sinekli Bakkal'ın gördüğü en "abla", en "feminist", bir yandan da utangaç narin bir kızcağız. Kişilik olarak romanda bir türlü çizilmeyen ve imkansızlığı yüzünden de çizilemeyecek olan Rabia bir fikir uğruna yaratılmıştır ve bu fikirin kuklası olarak kalmıştır. 

Bu kukla oyununda karakterlerin ipleri o kadar belli ki, kime izletseniz bu ipleri kolayca sezecek hatta biraz yaramaz olanları dişleriyle bu ipleri koparmaya çalışacaktır. Kim bilir belki ondan sonra kitap çok daha güzel bir hal alır.

Rabia'nın büyümesi, Peregrini'nin dönüşü, İmam'ın evinin düzenlenmesi gibi olaylarla açığa vurulan Garp ve Şark'ın aynı potada doğru miktarlarla eritilmesi ve birbirleri arasındaki alışveriş adeta bu iki kültüre de, bu kültürde yaşayan insanlara da hakarettir. Hiçbir kültürel derinlik hesaba katılmadan, "bundan şu kadarcık alsak, şu kadar aşk eklesek ve bir tutam da müzik katsak olur bence, ne dersin?" diye yazılmış bir kitap havası vermektedir. Ziyadesiyle de öyledir.

Seveni bol olan bu kitaba içim bir türlü ısınamadı. Tek öneminin zamanındaki problemlere çözüm üretme amacına, didaktik ve ilklerinden olmasına bağlayabildim. Tek hoşuma giden kısımları Vehbi Dede'nin konuştuğu yerler oldu. Onlar da kitabın tüm kasvetli havasına ve "bak, bak, bir şeyler olacak!" havasına karşın boşvermişliği ve kendine has duruşuyla göze batıyordu. Bu da bir milletvekili edebiyatı örneğidir. "Bakın bildiklerim bunlar, fikrim bu, bence böyle olmalıdır, hatta durun size yazdığım şu kitapla örnek vereyim."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder