30 Ocak 2013 Çarşamba

Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali


         

Uzun süredir görüp bir türlü okuyamadığım bir kitaptı. 1942'de yazılmasına rağmen son birkaç sene içinde bu kadar rağbet görmesi bende bir merak uyandırdı ve okumaya başladım.

 Olaylar bir gözlemci olan Rasim Bey, yaşadığı olaylardan dolayı hayatının 10 yılını neredeyse hiçbir duygusunu paylaşmadan geçiren Raif Bey ve onun naifliğini fırsat bilen ailesi, aşk korkusunu, güvensizliği, tedbiri güçlü durarak saklamaya çalışan Maria Puder etrafında dönüyor.

Öncelikle hiç de yorucu olmayan ve bir oturuşta bitirilebilen kitaplardan. Kitabın etkileyiciliğini okuyan herkesin fark edebilir. İçeriğe gelecek olursak Sabahattin Ali kitap içinde birkaç kez rotasını değiştiriyor.  Tam da yazdığı döneme uygun bir şekilde giriş yapıyor , okurken sorgulamıyorsunuz. Sonra kitabın ortalarına doğru dönemini aşmış hatta genel olarak 'dönem zihniyeti' kavramını kırmış. Bu karakter analizlerinde iyice ortaya çıkıyor. Fakat sonra rota bir daha değişiyor. Okuyanların büyük çoğunluğunun en çok etkilendiği hatta ağladığı ama benim hayal kırıklığına uğradığım yere, sona yaklaşırken konu her Türk filminde olabilecek bir yere gidiyor. Burada yazarı eleştirmek doğru olmayabilir çünkü aslında o tam da o dönemde yapılan şeyi yapmış ama kitabın büyük bir bölümü öyle eskimeyen öyle evrensel duygulardan bahsetmiş ki bitirdiğimde “böyle bitmek zorunda mıydı?” demeden edemedim.

Bu yüzden benim için bu kitapta karakterleri tanımak olaylardan daha önemli. Kitabın başlarında "bir insana başkalarından yakın olmanın gururu"ndan bahsediliyor. Raif Efendiyi o içine kapanık, sessiz halleriyle, Maria Puder’i cesur ama bu cesurluğun arkasına saklanan korkaklığıyla tanıdıkça bu gururu biraz ben de hissettim.


Fakat kitaptaki bir obje, bir tablo, en az karakterler kadar beni etkiledi. Raif efendinin o tablo önünde ilk görüşte mıhlanıp kalmasının açıklamasını sorguladım. Karmaşık insan yapısının basit şeylere nasıl böylesine bağlandığını ama bir şeyler yanlış giderse sadece bir duygunun değil bundan  Raif Efendinin 10 senesi gibi hayatın geri kalan kısmının nasıl etkilenebileceğini gördüm. “Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş. Gene bu akşam anladım ki onu kaybettikten sonra, ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi yuvarlanıp sürüklenebilirim.”


               


29 Ocak 2013 Salı

The Catcher in the Rye - J. D. Salinger

The Catcher in the Rye zamanında Gönülçelen ve Çavdar Tarlasında Çocuklar isimleriyle farklı zamanlarda çevrilmiş Türkçe'ye. Henüz onlara bakmadım, fakat bakanlar Gönülçelen'in pek de hoş olmadığını söylüyorlar. Okumak bir de onlarla karşılaştırmak lazım.

Kitaba gelirsek, herhalde kendimle bu denli özdeştirdiğim başka bir roman karakteri olmadı be Holden. Kitapta her şeyi eleştiren, kimseyi doğru düzgün bulmayan biri var kahraman olarak. Koskoca kitap, Holden'ın bir şeyler yapmamasıyla, pek de bir şey yapma havasında olmamasıyla geçiyor. He just don't feel like it.

Kitapta sık sık etrafındaki insanları eleştirdiğini görüyoruz. Bir an Ackley kid'e odasındaki adamı savunurken, on dakika sonra o savunduğu kişiden delicesine nefret ediyor. Kötü bir dönem geçiriyor diyebiliriz belki ama, Holden hayatının çoğunu, söylediği kadarıyla, böyle geçiriyor. Sürekli yaşadığı şehirlerden kaçma fikri, otostop çekerek batıya gitme hayali, o herkesin imrenerek baktığı okullardan büyük bir tiksinti duyması; bunların hepsi bir bir görünüyor kitapta.

Fakat kitaptaki daha büyük nokta ise, Holden tüm bu nefreti ve normalden uzaklaşması, ki bunlara ailesine ve öğretmenlerine duyduğu nefret ve onlardan uzaklaşması da dahil, sadece canı istediğinden kaynaklanmıyor. Holden tüm bunları anlamıyor. Gerçekten anlamıyor. Ne yapmaya çalıştıklarını, ne planladıklarını, niye planladıklarını anlamıyor. Niye tüm bunlar oluyor bir anlam veremiyor. Bu yüzden bir çok şeyi, hatta kız kardeşi ve ölmüş erkek kardeşi dışında her şeyi sahte ve yapmacık buluyor. Hatta odasındaki arkadaşıyle kavgası da ölmüş erkek kardeşiyle ilgili anılarına değer verilmediği için.

Kitap ayrıca başlı başına bir kızı arayamama kitabı. Kitaptaki olayların büyük bir çoğunluğu kafasına bir kızı taktığı için gerçekleşiyor. Kitaba bambaşka bir tat verdiği doğru ama bir yerden sonra bir hayli can sıkıcı. Numarası falan bende olsa, kalkar arardım, üşenmez arardım.

Kitabın ismi ise tam harikulade bir seçim. İngilizcesi yani. If a body meets a body coming through the rye... or catches! Hayata dair hiçbir planı olmayan, hiçbir hayali olmayan bu Holden'ın olmak istediği tek şey. Kendini bir uçurum kenarında öylece dururken, yanlışlıkla düşen çocukları yakalamaya çalışırken hayal ediyor. Belki de erkek kardeşiyle geçirdiği o güzel çocukluktan sonra, yaşadığı saçma gençliği böyle anlatıyor. Kardeşini ve onunla beraber kendisini uçurumdan yanlışlıkla düşmüş sayıyor.

26 Ocak 2013 Cumartesi

Kent Paryaları - Loïc Wacquant


Bugüne dek okuduğum en yorucu kitaplardan birisi oldu. Nedeni içeriğinin ağırlığından çok, içeriğin sunuluş biçimiydi. Konuya karşı bir hayli hevesliydim, fakat okudukça yoruldum, yoruldukça erteledim okumayı. Böyle de kötü bir huyum var. Neyse ki bitirebildim.

Loïc Wacquant kitaba öncelikle bir karşılaştırma olarak bakmış. Bu karşılaştırma iki katmandan oluşuyor. Elimizde ilk olarak ileri marjinallik var. Olaya bakışı bir hayli enteresan. Tarihsel ögelerle, bu toplumsal marjinalleşme hareketinin ve hyperghettoların Amerika'da nasıl yer ettiğinden bahsediyor. Ayrımcılığın derinleştiği bu hyperghettolarda, istatistikler aracılığıyla, asıl görevi 'insan yetiştirmek' olan okulların nasıl birer ıslah evlerine dönüştüğünü anlatıyor.

 Şöyle bir bakıldığında, Türkiye'de her ne kadar ismen ortada olan bir ayrışma olmasa da, okulların, okuldan çok ıslah evi olması çok bilindik bir durum. Hatta, daha çok istenen bir şey. Niye?  Bu sorunun cevabı ne yazık ki kitapta verilmiyor, ama konunun hepimizce düşünülmesi gerektiğini hatırlatıyor.

Gelelim bu karşılaştırmanın ikinci katmanına, burada da karşımıza, Paris banliyöleri ve Güney Chicago gettoları çıkıyor. Bu karşılaştırma diğerine nazaran daha yüzeysel kalıyor. Wacquant, bir yerde Amerikan Kapitalizminin doğurduğu sınıflara ait hyperghettoları gösterirken, diğer tarafta herhangi bir sınıfa ait olmayan, heterojen yapısını koruyan Paris banliyölerinden bahsediyor. Bu banliyölerin gettolaşmaya nasıl, doğaları gereği, karşı olduklarını anlatıyor. Banliyöleri  savunmasa da, bu alt sınıf yerleşim birimlerinin gettolar karşısındaki durumunu anlatıyor.

Daha fazla yazamayacağım bu kitap hakkında. Ben bu kitabı okuduktan sonra, sürekli Türkiye üzerine düşündüm. Bu kadar büyük boyutlu bir çizgi çoğunlukla olmasa da, kentsel dönüşüm projeleri, siteler, toplu konutlar bunlar beni korkuttu. "Ev sahiplerinden başkası giremez." tabelaları beni ürkütmeye başladı. Tekirdağ'dan İstanbul'a gidene kadar yolda gördüğüm inşaatlar, yapılar hepsinden korktum. Doğayı falan bir kenara koyalım, kim artık mahallelerinde yaşıyor? Kimler yaşayabiliyor? Bunları sordum. Türkiye'de hiçbir zaman "Ayırmaya" yönelik bir getto hareketi olmadı. Büyük boyutta olmadı. Yalı sitelerinden, şehirden uzak malikaneleri katmıyorum. Etiler'i hiç katmıyorum. Bunlar, belirli bir ekonomik düzeyin üstündeki insanların kendini başka yerlere çekişi. Fakat aksi hiç yaşanmadı. Biz de her türlü insanın bulunduğu mahalleler vardı, mahallelerde yaşananlar vardı, Rum bakkalı, Ermeni kasabı, Azeri berberi, göçmen manavları vardı.

Şimdi onlar yok, tek tip evlerde oturan, tek tip alışveriş merkezlerinden, insanın yüzüne bakmayan kasiyerlerden alışveriş yapan insanlar var. O bakkal, kasap, berber şu an mortgage borçlarını ödüyorlar, ay sonunu bekliyorlar.

Bu kitabı okurken, ben bunları düşünerek sık sık kaçtım kitaptan, tabii Ağır Roman'la aynı anda okumam da çok can alıcı bir tesadüftü.

Ağır Roman - Metin Kaçan


Hemen yanı başımızda bulunan fakat bize her daim çok uzak gelen hayatlardan bahsediyor Metin Kaçan. Farklı bir racon, farklı bir sohbet. Başta pek de bir anlam veremiyorsunuz, fakat okudukça daha çok sardırtıyor kendini. Bahsedilen hayatlar birbirlerine perçinlenmiş, fakat birbirlerine lagaluga yapmış insanlara ait.

 

Arap Sado, Ali Baba, Gıli Gıli Salih, Reco, Tina, Tilki gibi bir sürü insanla tanıştım. Elbette, derinlemesine işlenen karakterler değildi hiçbiri, fakat tek bir hareketi ile gözünüzde canlandırabileceğiniz haldeydi. Kitap izlendiklerinden haberi olmayan gerçek kişiler üzerineydi. "Erangi" bir "ayal" ögesi karışmamıştı. Bunu mahallede sinsice cirit atan softaların şekilden şekile girdiğini görmemle anladım.

 

Bu canlı karakterler ve binlerce olay silsilesi bizi bir bitirimlerle omuz omuza gezdirirken, bir yandan da kevaşelerin pezoların takıldığı cıvıl cıvıl barların önüne atıyordu. Mahalle kavramına artık pek sıcak bakmayan, biz sözüm ona modern insanlar, bu tahmin edilemez Kolera'ya, apış aralarını sıcak suyla yıkamayı iple çeken cıvırlarına, gafticilerin kralına hayran kalıyor.

 

Bir süre sonra sıcak yatağınızda okumanın keyif vermeyeceği bu roman, sizi türlü kelime oyunları, türlü laf ebeliğiyle bir şeyler yapmaya itiyor. Çık! Ayrıl oradan! diyor.

 

Ama olmuyor be civanım diyip ayrılmadım yatağımdan, okudum kitabımı sakin sakin, kendimi bıraktım gündüz ışığının girmeye korktuğu kolera sokaklarına.
 

24 Ocak 2013 Perşembe

Bu Bir Pipo Değildir - Michel Foucault


Bu 'Bu Bir Pipo Değildir'e yapılmış bir yorum değildir.

İlk söylemem gereken bu kitabı bir kere daha okumam gerektiği. Fakat yine de, anlayabildiğim kadarıyla, buraya bir şeyler yazacağım, ki ne kadar anladığımdan hiç emin değilim.

İngilizceye çevirenin yazdığı önsöz, kitapta bahsedilecek bir çok düşünceye çok kısa bir giriş sunuyor. Foucault'nun diğer kitaplarındaki fikirleriyle, bu kitabı yazma amaçlarını birbirlerine bağlıyor. Bu önsöz metninin biraz yorucu olduğu, yorucu olması gerektiği kadar gerçek. Okumadan geçmemenizi öneririm.

Kitabı okumadan önce Réné Magritte'in kim olduğunu, felsefesini, bazı eselerini bilmek şart. Kitap bu konuda çok kurnaz davranıyor. Konusunu desteklercesine, herhangi bir resmi direkt koymadığı gibi, kelimelere, bilhassa kelimelere döküyor. Bu kelimeleri bir kerede kavradım ve takip edebildim diyenin alnını karışlarım. Tabii, ceci n'est pas une pipe'nin yeri haliyle başka.

Gelelim, Foucault ne diyor. Magritte'in bu desenleri yaparken nerelerden geldiğini ve nerelere gitmeye kalktığını anlatmaya çalışıyor. Zira, kimi kimi pek başarılı olamadığını görüyoruz. Magritte de Foucault'ya gönderdiği bir Ceci n'est pas une pipe reprodüksiyonunda ona bu ufak hatayı hatırlatıyor. Yine de, Foucault'nun yaklaştığı bakış açısı dahiyane. Öncelikle, modern çağlarla birlikte insanların görmeyi ve algılamayı görsel imajlarla bağdaştırmasını ele alıyor. 'Dil'i eleştirdiği gibi bu 'yerine koyma' adetini de eleştiriyor. Şeyin kendisi, şeyin sankisi ve şeymiş gibi'yi öne sürüyor. Bu üç durumun, onlarla beraber getirdiklerini ele alıyor. Örneğin, Kendi'nin içinde benzemek olmadığını söylüyor ve andırış'ı benzemekten sert bir biçimde ayırıyor. Bu gösterilen fark öyle sert ki, Foucault bunun bir tutsaklık olduğunu söylüyor. Bir yerde, bu okuduğunuzun aslında benim yorumum olmadığını, söylediklerimin benim yorumuma ait olmadıklarını, görülen bu resimsel yazı bütünün yine benim yorumum olmadığını söylüyor. Bunlar benim yorumumun desenleri oluyor. Hepsi aslında, bizim düşüncelerimiz ve düşünce sistemlerimiz aracılığıyla birbirlerine 'görev' yüküyle bağlanmış şeyler.MİŞ.

Ben hala anlamadığımı hissediyorum, anlatırken net bir biçimde anlattığımı da sanmıyorum. O yüzden alıntılar eşliğiyle gideceğim.

"Gösterge olarak harf, sözcükleri sabitleştirme olanağı verir; satır olarak da bir şeyi figürleştirme olanağını sağlar." Burada, harflerin, sözcüklerin şey'den çok, bir figüre, bir kod'a ait olduğu biraz daha açık. Fakat benzeme konusuna henüz değinilmemiş.

"Ağacın bir ağaca, yaprağın bir yaprağa benzemesi ve bunun da kendi yaprağının formunu edinmesi (l'Incendie [Yangın]) gereklidir; denizin üzerindeki gemi de bir gemiye benzemekle yetinemeyecektir, ama aynı zamanda denize benzeyecektir ve gövdesiyle yelkenleri de denizden yapılmış gibi olacaktır (le Séducteur [Ayartıcı]) ve bir çift ayakkabının şaşmaz canlandırılması [görüntüsü], kaplamak zorunda olduğu çıplak ayaklara benzeyecektir."

Bu alıntı ise, benzemenin, şeyden çok, benzeyene ait olacağını ortaya koyuyor.

Bu bir pipo değildir ise, akla direkt bir görsel öge getiriyor. Magritte'in reprodüksiyonun arkasına yazıp Foucault'ya anlattığı gibi "Ad, desenle çelişmiyor,  başka bir biçimde olumluyor." Zira, Bu bir pipo değildir ibaresi, yukarıda yüzenin bir pipo değil de, bir piponun deseni olduğunu bize anlatmıyor. Daha çok, bir şeyi, yokluğuyla ortaya koyuyor. Buradaki pipo olmayan pipo deseni Magritte'in en cüretkar yokluğu.

Fakat asıl soru daha çok, İmajın gerçeğe 'benzemesi', gerçeğin mi sorumluluğundadır? Benzeme durumunda, bir yol, bir ok işareti, bir gidişat varken, iş Andırma eylemine geldi mi, tüm bu sınırlayıcı zihin işlemleri ortadan kalkar. Artık herhangi bir yol yoktur, Foucault'nun dediği gibi deseni gösteren işaret parmağı da ortadan kalkmıştır.

İngilizce'ye çeviren Harkness, en başta bahsettiği gibi, Bu Bir Pipo Değildir, dili eleştiriyor. Dili eleştirmekle kalmayıp bilginin objeden sujeye akışında rol oynayan elemanları inceliyor. Onların üstlerine gidip birbirlerine çarptırıyor. 

Bu 'Bu Bir Pipo Değildir'e yapılmış bir yorum değildir.

23 Ocak 2013 Çarşamba

Letter to My Father - Franz Kafka


Franz'ın bir sonbahar günü, tek oturuşta şu uzun mektubu yazması bir hayli şaşırtıcı aslında. Babası olduğu kadar, o güne kadar, dünyada en çok korktuğu kişi. Hermann Kafka, gerçek bir Praglı, her şeyin en iyisini bilen, tüm kuralların kendisi için herhangi bir geçerliliği olmayan kişi. Franz'ın hayatındaki tiran.

İç dökmekten çok bir savunma mektubu bu. Bugüne kadar olan biteni, niye böyle biri olduğunu, böyle biri olmasında babasının etkisini anlatıyor Franz. Milena'sına ise "bir avukatın mektubu" diye bahsediyor bundan, bir hayli garip. Kendini büyük bir suçlu, babasını ise bir hakim olarak görüyor büyük ihtimalle. Durmadan anlatıyor kendi suçlarını, ama babasını da hakim koltuğundan indirip iyice bir sorguya çekiyor. Bunlar senin suçun, diyor. Fakat yer yer de, tekrar hakim koltuğuna oturtup kendini bir şekilde kabul ettirmeye çalışıyor hala.

Bu davaya bir seyirci olarak sık sık, ruhumun, ailemin ve kendimin ne kadar sakat, ne kadar saçma olduğunu kavradım. Söylediği şeylerin tek bir harfi bile kurgu değildi, olamazdı. Henüz bu sabah yaşadığım, hatta her sabah yaşadığım şeylere örnekti. Kendimizi niye bulamıyoruz, sorusunu alıp aile'ye sormuş.

Fakat garip değil mi, bugün Kafka'yı Kafka yapan, en yakın dostu Max Brod'un ihanetidir. Ondan evvel de babasının, toplumunun, etrafındakilerin ihanetiydi. Bunu fark edince, yazılan tüm o mektuplar, hikayeler farklı bir hale bürünüyor. Adeta bir kilidi açıyorsunuz, kapıda yazan isimden fazlasını görüyorsunuz.

Fakat bu kitapta da, tüm o karanlığın yanında çok hoş bir alay var. Ne kadar babasına laf etse de kimi zaman, ironinle kişiliğimi yok ettin diye, yine ironi ile karşılık verir babasına. Bir çıkış arıyor. Buluyor, kaybediyor, buluyor, kaybediyor, bulmaya çabalarken kendini kaybediyor. Ortalıkta olan, yüzen, insanı yok sayan o mikro iktidar ilişkilerinden yine dem vuruyor babası üzerinden.

Ne acı ki, ilk sayfalarda durup ne okuyorum ben acaba diye durup düşünme ihtiyacı hissedemedim. Fakat daha sonraları, artık binlerce referanstan sonra, durdum. O ana kadar okuduğum onca cümleyi hatırlayamazdım tabii ki, fakat kitabı düşünmeye başladım. Kafka, neredeydi? Kafka, niyeydi? Fakat Kafka bir niye?nin cevabı değildi. Burada sorular sorulmazdı, Kafka'da sorular yoktu. Soru sormaya ne zaman vardı, ne de gerek. Baştan kaybedilmiş bir yaşamdı onunkisi.

Fakat, daha önce olduğu gibi, mektuplarının en sevdiğim tarafı, okurken sizi bir duygudan diğer bir duyguya hiç çaktırmadan, hiç haber vermeden, fakat hiç de yadırgatmadan taşıyabiliyor olması. Bir yerde babasından şikayet ederken, bir yerde de babasının anlattığı o dünyayı özlemekte. Bazen babasından kaçışı, bazen babasına kaçışı aramakta. Bir çatışma görürsün, hissedersin. Çatışma artık Kafka'dan çok, senin çatışmandır. Duygular da senindir. Kelimeleri kelime kılmıştır Kafka.

22 Ocak 2013 Salı

A Sound of Thunder - Ray Bradbury


Fahrenheit'tan sonra bu kitaptan da zevk alacağıma umarak başladım. Bradbury bir şey yazınca çok rahat yazar kısmına bakmadan onun Bradbury'e ait olduğunu anlayabiliyorsunuz. Çok canlı, çok hareketli bir stili var.

T-rex ile karşılaşma, haliyle, Bradbury'nin ortaya koyduğu şey. Bizi 60 milyon yıl öncesinde bir ortama götürüyor. Hikaye zaman yolculuğu üzerine şekillenmiş, biri endişeli, diğeri vurdum duymaz iki Time Safari şirket sahibi ve bir de macera meraklısı zenginimiz var. Hikayenin bir yerinde, herhangi bir farenin üzerine basmanın bile gelecekte koskoca bir ırkı yok edebileceğini, belki Roma'nın kuruluşunu bile engelleyeceğini anlatıyor. Tabii yine Bradbury'nin canlı tarzıyla.

Haliyle, hikaye gereği, bu zengin abimiz gittiği 60 milyon yıl öncesinde bir yolunu bulup olayların akışını değiştiriyor. Asıl şaşırtıcı olan, geri geldiklerinde dilin değişmiş olması ve daha sıradan bir aday yerine, daha sert mizaçlı olan Deutscher'ın seçilmiş olması. Yeni dil ise garip bir şekilde Almanca'yı andırıyor. O tek bir kelebek, kişileri ve olayları değiştirmese de, insan zihninin evrimini, dilin gelişimini derinden etkiliyor. Tabii ayrıca Deutscher isimli bir sert ve diktatörvari bir aday var ona hiç girmeyeceğim. Burada bir mesaj ve bir gönderme olduğu çok açık. 
Ayrıca garip bir tesadüf olarak, Bradbury, 1960larda MIT'de Edward Lorenz'in ortaya koyduğu Butterfly Effect modelinden önce kelebek sembolünü "ufak bir şey çok büyük şeylere mal olabilir" imajını ortaya koymak için kullanıyor.

Haliyle diğer tüm "Amerikan Klasikleri" gibi, bu klasik hikayenin de çizgiromanı, filmi çıkıyor. Hatta Simpsons Ailesinin bir bölümüne konu bile oluyor. Simpsons bayağı keyifli aslında. Time and Punishment isimli bölüm olması lazım 6. Sezondan. Filmine gelirsek, Dinazorlar Kıyameti diye Türkçe'ye çevrilmiş, ismi İngilizcesinde yine A Sound of Thunder, fakat hikaye Warner Bros tarafından mahvedilmiş. Üzücü. 



The Importance of Being Earnest - Oscar Wilde


Oyunu okumaya başladığım ilk andan beri kafamdan sürekli onu canlandırmak, bir şekilde tiyatro dünyasına bu kitapla atılmak geçti. Yapabilsem aslında bir hayli hoş olurdu, çünkü okurken zevk aldığım ilk oyundu. Tabii, çevirisine de bakmak lazım. Oscar Wilde'ın toplumla ilgili yaptığı çıkarımlar, özellikle kadın erkek ilişkileri ve kadın ile erkeğin yeri hakkındaki çıkarımlar beni fazlasıyla güldürdü, şaşırttı.

Bunlardan öte, okurken kendimi sürekli bir labirentte buldum. Ama çok hain bir labirentti. Bir yolu doğru sanıp sayfalarca gidebiliyor ardından eliniz boş dönüyordunuz. Okurken aklınızdan geçen "acaba böyle mi olacak, ah yoksa şu mu olacak?" teorilerinin hepsi bir anda tuzla buz oluyordu, günümüz senaryolarının lafı bile edilemez bu eser karşısında. Beklenmedik bir sürü macera yaşadım. Ernst ölmüş derken, birden yan odadan çıktı, hem de hiç olmadığı birinin kılığıyla ve hiç bitmedi yalan dolanlar Bunburyistler. Hatta bir süre sonra, bu yalanlar dolanlar hikayenin gerçekliğinin bir parçası oldu. Ki işte o zaman kindleımı elimden bırakamadım yine geç saatlere kadar oturdum ve kitabı bir solukta bitirdim.

"All women become like their mothers. That is their tragedy. No man does. That's his." Örneğin bu cümleler beni hem güldürdü hem de üzerine bir süre düşündürdü. Kadınlarının annelerine benzemesi neden trajediydi? Tabii ki olaylar dahilinde, büyük bir trajedi olacaktı. Fakat genel olarak, kaynanalar hep bu kadar sorun muydu? Tabii bu kadar sığ bir zihinle yazılmamıştır bunlar. Alıntının ilginç olan tarafı Erkeklerin annelerine benzememesi ise yine bir trajedi. Kitap hakkında sezdiğim en güzel şey, Oscar Wilde'ın kendi cinsiyetini kitapta bariz bir şekilde lanse etmemiş. Genel olarak iki cinsiyetin davranışlarına gözlemci olarak yaklaşmış, bu davranışları diyaloglarda erittiği açıklamalarla vermemiş. Oyunun keyfine keyif katmış. Ama bu alıntıda, sanki kendi erkekliğine biraz dem vurmuş.

"The only way to behave to a woman is to make love to her, if she is pretty, and to some one else, if she is plain." Buna bayağı güldüm. Belki 'gerekli' olan davranış bu değil tabii ama gerçek bu; ki tek ihtiyacımız da gerçek.

"It is awfully har work doing nothing," "- This world is good enough for me. - Yes, but are you good enough for it?" da diğer iki sevdiğim alıntı oldu. İlkine zaten inanılmaz aşinayım. Bazen hepimize oluyordur, gerçi oblomovlar da yok değil aramızda ama, hiçbir şey yapmamak çok sinir bozucu olabiliyor! Tabii bir de dünyaya layık olma meselesi… Hangimiz iddia edebilir? Ben hayatımda tek bir kişi tanıdım, o da Barış Abi dediğim bir bilgindi! 

21 Ocak 2013 Pazartesi

Blindness - José Saramago

Kitabı okurken, sürekli kör olmaktan korktum. Bu beyaz körlükten fazlasıyla korktum. Ama merak etmedim de değil. Sonumun siyah gözlüklü kızınkine benzemesinden de korktum ayrıca.

"I am only passing through," bence bu kitabın özeti. Neden görmenin de, görmemenin de bu kadar basit olduğunu hatırlatıyor. "Only passing through"

Ayrıca, kitap düşünülenin aksine körlük hakkında değil. Bir çift gözün yalnızlığı hakkında. Tüm göremeyenlerin arasında işe yaramayan ve her gün giderek daha çok kör olan bir çift göz hakkında. O gözlerden geçenler hakkında.

Kitabı okurken, bir süre sonra, artık herhangi bir şeyi gerçekleştirmenin pek de günümüz mantığına sığmadığını anlıyorsunuz. Bir kitap sizi her beyazdan korkutabiliyor. Size binlerce görüntü sunuyor, binlerce düşünce, binlerce gerçek, görmediğiniz binlerce gerçek. "Panic is much faster than the legs which carry it,"  derken size gerçek paniği hissettiriyor. Kitap boyunca bu gerçekliği yaşıyorsunuz. Kör olmaktan korkuyorsunuz. Bir anda yeşil ışık yerine beyaz bir dünya gören ilk kör adamdan, gökyüzüne bakınca bir an sıranın kendisine geldiğini sanan o son çift göze kadar. Size yaşanan iğrençliği tüm gücüyle yaşatıyor.

Gözü bağlanmış heykeller ise bambaşka bir konu. Çok kısa geçiyor, fakat bana kalırsa en vurucu görüntülerden birtanesi. "Images see with the eyes of those who see them." O son çift gözün yalnızlığı, geri kalan o tüm sanatın gereksizliği, aynı zamanda da umudu. "The fairest and most radically human, coming here to declare that ultimately, God does not deserve to see." Bu alıntıya bayıldım özellikle. Terk edilmişliklerini, insan olmaktan çıktılarını. Tanrının bir zamanlar yarattığı insan olmaktan çıktıklarını çok net bir şekilde söylemiş.

Filmini de bir an önce izlemek istiyorum.