Franz'ın bir
sonbahar günü, tek oturuşta şu uzun mektubu yazması bir hayli şaşırtıcı
aslında. Babası olduğu kadar, o güne kadar, dünyada en çok korktuğu kişi.
Hermann Kafka, gerçek bir Praglı, her şeyin en iyisini bilen, tüm kuralların
kendisi için herhangi bir geçerliliği olmayan kişi. Franz'ın hayatındaki tiran.
İç dökmekten çok bir
savunma mektubu bu. Bugüne kadar olan biteni, niye böyle biri olduğunu, böyle
biri olmasında babasının etkisini anlatıyor Franz. Milena'sına ise "bir
avukatın mektubu" diye bahsediyor bundan, bir hayli garip. Kendini büyük bir
suçlu, babasını ise bir hakim olarak görüyor büyük ihtimalle. Durmadan
anlatıyor kendi suçlarını, ama babasını da hakim koltuğundan indirip iyice bir
sorguya çekiyor. Bunlar senin suçun, diyor. Fakat yer yer de, tekrar hakim
koltuğuna oturtup kendini bir şekilde kabul ettirmeye çalışıyor hala.
Bu davaya bir
seyirci olarak sık sık, ruhumun, ailemin ve kendimin ne kadar sakat, ne kadar
saçma olduğunu kavradım. Söylediği şeylerin tek bir harfi bile kurgu değildi,
olamazdı. Henüz bu sabah yaşadığım, hatta her sabah yaşadığım şeylere örnekti.
Kendimizi niye bulamıyoruz, sorusunu alıp aile'ye sormuş.
Fakat garip değil
mi, bugün Kafka'yı Kafka yapan, en yakın dostu Max Brod'un ihanetidir. Ondan
evvel de babasının, toplumunun, etrafındakilerin ihanetiydi. Bunu fark edince,
yazılan tüm o mektuplar, hikayeler farklı bir hale bürünüyor. Adeta bir kilidi
açıyorsunuz, kapıda yazan isimden fazlasını görüyorsunuz.
Fakat bu kitapta da,
tüm o karanlığın yanında çok hoş bir alay var. Ne kadar babasına laf etse de
kimi zaman, ironinle kişiliğimi yok ettin diye, yine ironi ile karşılık verir
babasına. Bir çıkış arıyor. Buluyor, kaybediyor, buluyor, kaybediyor, bulmaya çabalarken
kendini kaybediyor. Ortalıkta olan, yüzen, insanı yok sayan o mikro iktidar
ilişkilerinden yine dem vuruyor babası üzerinden.
Ne acı ki, ilk
sayfalarda durup ne okuyorum ben acaba diye durup düşünme ihtiyacı
hissedemedim. Fakat daha sonraları, artık binlerce referanstan sonra, durdum. O
ana kadar okuduğum onca cümleyi hatırlayamazdım tabii ki, fakat kitabı
düşünmeye başladım. Kafka, neredeydi? Kafka, niyeydi? Fakat Kafka bir niye?nin
cevabı değildi. Burada sorular sorulmazdı, Kafka'da sorular yoktu. Soru sormaya
ne zaman vardı, ne de gerek. Baştan kaybedilmiş bir yaşamdı onunkisi.
Fakat, daha önce
olduğu gibi, mektuplarının en sevdiğim tarafı, okurken sizi bir duygudan diğer
bir duyguya hiç çaktırmadan, hiç haber vermeden, fakat hiç de yadırgatmadan
taşıyabiliyor olması. Bir yerde babasından şikayet ederken, bir yerde de
babasının anlattığı o dünyayı özlemekte. Bazen babasından kaçışı, bazen
babasına kaçışı aramakta. Bir çatışma görürsün, hissedersin. Çatışma artık
Kafka'dan çok, senin çatışmandır. Duygular da senindir. Kelimeleri kelime
kılmıştır Kafka.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder