hyperghetto etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hyperghetto etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2013 Cumartesi

Kent Paryaları - Loïc Wacquant


Bugüne dek okuduğum en yorucu kitaplardan birisi oldu. Nedeni içeriğinin ağırlığından çok, içeriğin sunuluş biçimiydi. Konuya karşı bir hayli hevesliydim, fakat okudukça yoruldum, yoruldukça erteledim okumayı. Böyle de kötü bir huyum var. Neyse ki bitirebildim.

Loïc Wacquant kitaba öncelikle bir karşılaştırma olarak bakmış. Bu karşılaştırma iki katmandan oluşuyor. Elimizde ilk olarak ileri marjinallik var. Olaya bakışı bir hayli enteresan. Tarihsel ögelerle, bu toplumsal marjinalleşme hareketinin ve hyperghettoların Amerika'da nasıl yer ettiğinden bahsediyor. Ayrımcılığın derinleştiği bu hyperghettolarda, istatistikler aracılığıyla, asıl görevi 'insan yetiştirmek' olan okulların nasıl birer ıslah evlerine dönüştüğünü anlatıyor.

 Şöyle bir bakıldığında, Türkiye'de her ne kadar ismen ortada olan bir ayrışma olmasa da, okulların, okuldan çok ıslah evi olması çok bilindik bir durum. Hatta, daha çok istenen bir şey. Niye?  Bu sorunun cevabı ne yazık ki kitapta verilmiyor, ama konunun hepimizce düşünülmesi gerektiğini hatırlatıyor.

Gelelim bu karşılaştırmanın ikinci katmanına, burada da karşımıza, Paris banliyöleri ve Güney Chicago gettoları çıkıyor. Bu karşılaştırma diğerine nazaran daha yüzeysel kalıyor. Wacquant, bir yerde Amerikan Kapitalizminin doğurduğu sınıflara ait hyperghettoları gösterirken, diğer tarafta herhangi bir sınıfa ait olmayan, heterojen yapısını koruyan Paris banliyölerinden bahsediyor. Bu banliyölerin gettolaşmaya nasıl, doğaları gereği, karşı olduklarını anlatıyor. Banliyöleri  savunmasa da, bu alt sınıf yerleşim birimlerinin gettolar karşısındaki durumunu anlatıyor.

Daha fazla yazamayacağım bu kitap hakkında. Ben bu kitabı okuduktan sonra, sürekli Türkiye üzerine düşündüm. Bu kadar büyük boyutlu bir çizgi çoğunlukla olmasa da, kentsel dönüşüm projeleri, siteler, toplu konutlar bunlar beni korkuttu. "Ev sahiplerinden başkası giremez." tabelaları beni ürkütmeye başladı. Tekirdağ'dan İstanbul'a gidene kadar yolda gördüğüm inşaatlar, yapılar hepsinden korktum. Doğayı falan bir kenara koyalım, kim artık mahallelerinde yaşıyor? Kimler yaşayabiliyor? Bunları sordum. Türkiye'de hiçbir zaman "Ayırmaya" yönelik bir getto hareketi olmadı. Büyük boyutta olmadı. Yalı sitelerinden, şehirden uzak malikaneleri katmıyorum. Etiler'i hiç katmıyorum. Bunlar, belirli bir ekonomik düzeyin üstündeki insanların kendini başka yerlere çekişi. Fakat aksi hiç yaşanmadı. Biz de her türlü insanın bulunduğu mahalleler vardı, mahallelerde yaşananlar vardı, Rum bakkalı, Ermeni kasabı, Azeri berberi, göçmen manavları vardı.

Şimdi onlar yok, tek tip evlerde oturan, tek tip alışveriş merkezlerinden, insanın yüzüne bakmayan kasiyerlerden alışveriş yapan insanlar var. O bakkal, kasap, berber şu an mortgage borçlarını ödüyorlar, ay sonunu bekliyorlar.

Bu kitabı okurken, ben bunları düşünerek sık sık kaçtım kitaptan, tabii Ağır Roman'la aynı anda okumam da çok can alıcı bir tesadüftü.