yabancı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yabancı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2013 Cuma

İzcinin Gözden Geçirilmiş El Kitabı - William S. Burroughs

Çok masumane bir tavırla başlamıştım kitaba. Tamamen hatalıydım tabii bu tavrımda. Zira elimdeki kitap Burroughs'a aitti ve Underground Poetix tarafından hazırlanmıştı. Kitabın pek de masumane olmadığını öğrendikten sonra devam etmemin tek sebebi Gezi'ydi.

Şenol Erdoğan tarafından basıma hazırlanmış bu kitapta WSB, anarşist izcilere dünya devriminin nasıl yapılacağını anlatıyor. Büyük Britanya (UK) için de ayrıca bir bölüm ayırıyor. Açıkçası kitap sık sık, "Bir saniye lan, adam haklı, oha!" dedirtiyor. Zaten pek de uzun olmayan kitabı ağzınız açık bir şekilde hızlıca bitiriyorsunuz.

İlk kısımda ev yapımı silahların ve bu silahlarla yapılacak hareketlerin önemini anlatıyor. Kronolojik ve karşılaştırmalı örneklerle konuyu iyice açık ediyor. Bolivar yaptığı devrimin hatalarını  anlatıyor.

İşin ilginç tarafı, belki hayatımızdan bu kadar uzak olan sistemli devrimi anlatırken hayatımıza sıkça dokunan şeyler söylüyor. Örneğin kimi zaman bir kişiye yapılan hakaretler bir kuruma yapılan hakaretlerden daha ağır olabilir. İnsanlara "Kraliçeyi Becerin," dedirtebilirseniz, bunu duyan herkes afallar. İnsanlar için vurucu olur.

Tıpkı Gezi'de olanlar gibi. Hükümet istifa denildiği zaman kimse umursamadı, yüzeysel bir slogandan ileri gidilemedi. Hükümet istifa denilerek de Beşiktaş'ta Başbakanlık Ofisine yürünmüştü. Fakat Tayyip İstifa denildiği anda, henüz Başbakanlık Ofisine doğru harekete geçilmediği halde çok büyük, çok sert bir tepki alındı. Çünkü bahsi geçen kişi, yalnızca kendini temsil etmiyordu. Bir fikir geleneğini, bir hayat görüşünü, bir kurumu ve o kurumun içindeki tüm insanları temsil ediyordu. WSB bu tarz bir yönetimin ilkelliğinden ve tarihi geçmişliğinden de söz ediyor.

Bolivar devriminin başarısızlığı bir yandan da buna dokunuyor. İspanyol Egemenliği fiziken yıkılıyor fakat diğer tüm bağlamlarda hâlâ her şey İspanyolların yaptığı gibiydi. Onlarının dilini, onların tarihini, onların eğitimini, onların sistemlerini kullanıyordu. WSB bu devrimi başarısız sayarken bir yandan, istemsizce fakat tamamen doğal olarak, Türk Devriminin de en büyük eksiğini gözler önüne seriyor.

Sadece fiziki olarak bitirilen bir imparatorluk, tüm bağlamlarda, her türlü fikrin altında yatıyor. Yapılan bir devrim değil, olsa olsa bir reform olarak kalıyor. Haliyle, bu yarım reform, zamanla geçerliliğini kaybedip tekrar yerini ilkel güçlere bırakıyor.

Kafa açan yapısı ve verdiği ilginç anekdotlarla içinde bulunduğumuz sistemin geçerliliğini sorgulatıyor.

29 Ağustos 2013 Perşembe

The Virtue of Selfishness - Ayn Rand

Ne yaptım ne ettimse, gene kendimi bir Ayn Rand romanı karşısında buldum. Neden bilmiyorum bu kadının adını görünce dayanamıyorum, içimde büyük bir okuma isteği uyanır ve ardından önce okuduğuma pişman oluyor ardından da daha çok içine gömülüyorum. Gene okuma krizimin tuttuğu bir gün elime bu defa bu kitabını aldım. Denemelerini topladığı bir kitap. Genel olarak Ahlak Felsefesi üzerine yazmış ve kendi oluşturduğu Objektivizm üzerine yazmış.

Önce Ayn Rand kimdir necidir ona bir değinmek lazım. Kendisi, günümüz liberal fikirlerinin ve kapitalist görüşün belki de en radikal savunucularındandır. Kendisinin deyimiyle bugüne kadar "canavar" olarak tasvir edilen kapitalizmi, egoyu ve daha nice "bireyselci" tavrı savunur. Çoğu kişi bunun sadece bir tepki olduğunu düşünür. Zira kendisi Rusya'da doğmuş, Bolşevik İhtilalinde Ukrayna'ya kaçmıştır. Kısa bir süre tekrar Rusya'da yaşadıktan sonra Amerika'ya gidip bir daha geri dönmemiştir. Efsaneye göre, babası onu yolcu ederken, "Kızım git ve Rusya'da herkesin nasıl öldürüldüğünü anlat," demiştir. Başkalarına yardım etmeyi, hayır işleri yapmayı, komün yaşamı bir insanın en utanılacak hali saymıştır.

Fikirlerine tam olarak katılmamamla beraber, radikalliğini ilginç bulmuyor değilim. Ön yargısının üstesinden gelebilecek herkese de bu kitabı dikkatlice okumasını öneririm. Zira başta ABD olmak üzere günümüz kapitalist devletlerinin her hareketinin temelinde Ayn Rand'ı görürüz. Her ABD seçiminde iki taraf da en az bir kez alıntı olarak Ayn Rand'ı kullanır. Tüm bunlara rağmen Ayn Rand hayatı boyunca bahsettiği gerçek Kapitalizm'in batıda değil, doğuda vücut bulacağına inanmıştır.

Gelelim kitabımıza, kitabı biraz detaylı ve uzun uzadıya anlatmak isterdim fakat içinde bahsedecek bir sürü öge var ve toplam 17 bölüm var. Bu 17 bölümde Bencilliğin yapısından, Diğerkâmcılığın insanı nasıl zorunlu iyiliğe götürdüğüne ve bu iyilikten nasıl bir cacık olmayacağına kadar bir çok şeye değinmiş.Değindiği çoğu şeyi kendi "hardcore kapitalizm" ve objektivist bakış açısıyla anlatmış.

Ne zaman okusam, okumaya yeltensem korktuğum biri olan Ayn Rand üzerine yazma konusu da bir hayli sıkıntılı. 17 makaleden oluşan kitabında bencilliğin insanın özsaygısının kaynağı olduğunu ve bunun nasıl da diğer çevrelerce bir "canavar"mışçasına gösterildiğini söylüyor. Sık sık özgeçmişinden kaynaklanan serzenişler ile oluşturduğu siyasi ve ekonomik görüşünü ortaya koyuyor.

Her görüşün en iyilerinin okunması gerektiğini düşünen ben, sabrı olan herkese bu kitaba göz atmalarını öneriyorum.

21 Temmuz 2013 Pazar

Otostopçunun Galaksi Rehberi - Douglas Adams (6'sından 5'i)

Geç kalmış bir doğum günü hediyesi olarak bana verildi bu kitap. Kitaplar demeliyim daha doğrusu çünkü benim hediyem şu beşi bir yerde olanıydı. Ben de hemen okuyup bitirdim ve yazıyorum şimdi. İlk önce şöyle bir özetlemem gerekirse:

Ford Prefect, Rehber için çalışan gezgin bir araştırmacı. Dünya'ya bir haftalığına geliyor fakat bir aksilik sonucu on beş sene burada mahsur kalıyor. Daha sonra Arthur Dent ile arkadaş oluyor. Her şey birgün Vogonların gelip bir hiperuzay yolu için Dünya'yı yok etmesiyle başlıyor. Tabi Arthur ve Ford otostop ile bir Vogon gemisine binerek ölmekten kurtuluyor ve tahmin edersiniz ki başlarına bir sürü şey geliyor. Kitabın sonundaysa, biraz farklı da olsa, başladıkları yere geri dönüyorlar.

Böyle basit dursa da kitap bayağı karışık aslında. Bazı olayların nasıl geliştiğini ya da nasıl son bulduğunu asla öğrenemeyeceğiz. Yazar bununla ilgili serzenişte bulunacağımızı düşünerek gerekli açıklamayı da yapmış. O yüzden bu durumu pek umursamayın.

Bunca karışıklığın dışında, kitap bir hayli eğlenceli. Genel olarak kitaptaki en hoş şeylerden biriyse evrenin sonunda bir restoran fikri. Yani orada öylece oturup yemeğinizi yerken bir yandan da evrenin yok oluşunu seyredip sonra hiçbir şey olmamış gibi evinize geri dönüyorsunuz. E tabi bunu zamanda yolculuk yaparak gerçekleştiriyorsunuz. Kitapta bayağı sevdiğim kişiyse Paranoyak Android Marvin. Sürekli şikayet edecek bir şeyler bulsa da oldukça sevimli. Bence siz de seveceksiniz.

Son olarak Otostopçunun Galaksi Rehberi'ni bu yaz okuyun ve çıkın bahçeye, balkona, cama gökyüzüne bakın ve başka galaksileri düşünün. Olur da bir uzay aracına rastlayıp otostop çekmeye karar verirseniz havlunuzu yanınızdan ayırmayın ve paniğe kapılmayın.

Zeynep Ecehan Taşar

17 Şubat 2013 Pazar

Öteki: Bir Peterburg Şiiri - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Uzun süredir Dostoyevski okumamıştım, o yüzden Öteki'yi görünce hemen atladım. Kitaba ulaşmam ise Freud üzerinden oldu. Freud bir yerde şöyle demiş: "Şizofreninin tanımını yeniden yapmışsın Dostoyevskicim..." Bunu görünce durur muyum tabii, hemen okudum.

Gelelim kitabımıza, kitap 9. dereceden Golyadkin isimli bir memurun etrafında dönüyor. Kendinizi hazırlayın, tüm Rus edebiyatının, bana en sinir bozucu gelen tarafı işte bu: isimler. Türkçe uzun bir monolog okuduktan sonra aniden karşınıza çıkan Rusça bir kelime... Neyse, bu memurumuzun hayatı bitme eşiğinde, ölmek üzere, bitmek üzere, yok olmak üzere. Bunu sağlayan ise kendinin insanlara çok daha fazla yağ çeken versiyonun gelmiş olması. Onu sürekli görüyor, sinirleniyor, ondan kaçıyor, fakat yine de tam olarak beceremiyor. İşte kurgu tam olarak burada başlıyor ve yine buradan çıkmadan bitiyor.

Kitap ayrıca, bürokrasinin aslında nasıl işlediğini gösteriyor. Bugün hepimizin sıkça rastladığımız torpil, ağza bal çalma, patronunun gönlünü hoş tutma, öğretmenin peşinden ayrılmama bir daha bir daha resmediliyor. Şerefli ve namuslu bir memur olan kahramanımız asıl Golyadkin ne yazık ki bu sistemin adamı olmadığını bir türlü anlayamıyor. Aklına gelen şeyleri sürekli tartıyor, sürekli bir çözüm, çıkış yolu arıyor. Fakat ihtiyacı olan tek şeyin sadece patavatsızlık, düşüncesizlik olduğunu fark edemiyor. Bugün, yine, kimse patavatsızlığa ihtiyaç duymuyor. İnsan ruhunun en cesur, en açıksözlü, en müstesna parçasını bir kaç gram etik için yırtıp atıyoruz.

Anlatıcının konumu ise pek alışıldık bir şey değil, fakat size hikayenin bir çok katmandan sunulmasını sağlıyor. Bu anlatım 3. tekil şahsın yaptığı bir anlatım fakat sadece kahramanımız Golyadkin ve onun gözlemleri üzerine odaklanmış. Sanki bu üçüncü şahıs hikayenin içine kahramanımız Golyadkin tarafından çekilmiş ve bütün bir hikayeyi onunla yaşamış gibi. Daha sonra da tüm bunları bir monologunda anlatıyor. Sadece bir kişinin peşinden süreklendiği için ve süreklendiği kişi de mental bir hasta olduğu için anlatıcının kendisi de güvenilemez bir kaynak. Kitap boyunca anlatılanlara güvenemedim, acaba Golyadkin etrafında bunlar mı oluyordu? Yoksa Golyadkin etrafında bunlar mı oluyor sanıyordu? Her olayda bu şüphem biraz daha arttı. Fakat bu, umarım beni hikayenin içine daha çok çektiği gibi, sizi de daha çok hikayeye çekecektir. Çünkü burada büyük bir soru hissettim, Dostoyevski bize gerçeklik algısını sorgulattırıyor. Bu anlatım tarzı hikayenin yarısına gelmiş okurlarına sorular sormaktan başka, bir de okurlarına ipuçları veriyor. Geriye dönüp, "Yahu, bu da nereden çıktı?" sorusuna cevap bulmanızı sağlıyor.

Başlarda anlatıcıya dair her şey çok normal, günlük rutinleri, etrafı falan anlatıyor. Golyadkin'in hayatını basitçe anlatıyor. Fakat olaylar ilerledikçe, giderek güvenilmez biri olup çıkıyor. Golyadkin'i etkisi altına alan delilik, anlatıcıyı da giderek lanetliyor. Neler oluyor, ne gerçek, ne gerçek değil bunları ayırmak bir süre sonra imkansızlaşıyor. Bir süre sonra ise kendinizi hikayenin akışındaki çakışmalar arasına sıkışmış buluyorsunuz. Golyadkin'in etrafında olanlar ile Golyadkin'in pek de uyuşamadığı açıkça ortada. Hatta eve Öteki'yi getirdiği zaman hizmetçisi Petruşka'nın buna çok şaşıracağından bahsediyor. Fakat eve geldiklerinde ise Petruşka sanki uzun zamandır böyle bir şeyi bekliyormuş gibi davrandığını görüyoruz. O ana kadar, anlatıcının söylediklerine sorgulamadan güveniyorsunuz. Fakat tam bu anda, kahramanımız Golyadkin'in büyük bir şaşkınlık uyandırması gereken ikizi, sanki Petruşaka'nın beklentilerini karşılıyordu. İşte sorgulama, inanmama burada başlıyor.

Kitabın bir başka önemli noktası ise, ortada sadece iki tane değil, çok daha fazla Golyadkin olması. Golyadkin'in kendi zihnindeki Golyadkin, hizmetçisi Petruşka'nın zihnindeki Golyadkin, kendi alt benliğinde oluşturup herkese sunmak istediği Golyadkin ve dışarıdaki insanların Golyadkin görüşleri. Tüm bu Golyadkin'ler, Golyadkin ile diğer insanların iletişimi son derece etkiliyor. Çünkü biz daha ziyade insanlara, insanları algıladığımız düzeyde davranıyoruz. Onların 'şu şekil' bir insan olduğunu kendimize inandırıp bütün davranışlarımızı da ona göre değiştiriyoruz. Tüm bu Golyadkinler gerçek, fakat çok azı somut. Fakat yine de hepsinin varlığı, belirli bakış açılarının hareketleriyle kendini ortaya koyuyor. Somut Golyadkin'lerin davranışları ise yine etrafındaki insanlardan aldığı geridönütlerle oluşuyor. Etrafındaki insanların geridönütleri ise, onların Golyadkin'i görüşüne göre, yani diğer Golyadkin'lere göre oluşuyor. Bu durum ise bütün Golyadkin'leri birbirine son derece bağımlı bir hale getiriyor ki birbirlerine göbekten bağlılar diyebiliriz.

Dostoyevski, elinize alacağınız kitapla beraber sizi toplumsal ilişkilerin kirli yumağında, bürokrasiyi çözümlerken ve gerçeklik algısını son derece derinden sorgularken yalnız bırakıyor. Fakat korkmayın kindle günlüğü yanınızda!

Son olarak, Hasan Ali Yücel'in ruhu şad olsun, himmeti var olsun.

9 Şubat 2013 Cumartesi

Yabancı - Albert Camus


Ötekileştirilme, dışlanma değil, bir insanın kendini sosyal normlara karşı soyutlamasını konu alan Albert Camus’nün bu romanı, daha önce neden okumamışım, dedirtti.

Kitap, Meursault adındaki genç kahramanın hayatını nasıl sürdürdüğünü anlatmakla başlıyor. Okumaya başlar başlamaz onun hayata ne kadar nesnel baktığını fark ediyorsunuz. Hatta ilk cümlede bariz bir şekilde belli oluyor: “Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.” Annesine, karşı cinse, arkadaşlarına duyduğu hisler toplumun oluşturduğu sıradan kalıplara uymuyor. Bu kalıplara umursamaz tepkiler vermekler kalmayıp çoğu zaman söyleyecek bir şeyim yok diyip susuyor. Bu tavır zaman zaman okuyucuyu bile çıldırtsa da ben “acaba normal olan o mu? Aslında hiçbirimizin o kadar da söyleyecek şeyleri olmayabilir mi?” diye düşündüm. Ve açıkçası kıskandım. Meursault soğukkanlı davrandığında, sesini çıkarabileceği yerde sustuğunda onu kıskandım. Fakat insanoğlu her ne kadar inkar etse de bir noktadan sonra kendini topluma kanıtlama yolunu seçiyor.

 Albert Camus da işte tam bu noktadan geriye dönen Meursault’nun hayatını akıcı bir dille anlatıyor. Toplumun insanları eylemlerine göre değil fikirlerine göre yargıladığı bir dünyada ‘fikir özgürlüğü’ diye bağırdığımız şeyin nasıl da uygulanmadığının da örneğini veriyor kitabın sonlarına doğru. Bunu yanında yine sonlara doğru dini ve tanrıyı da sorguluyor. Hiç yorulmadan okuduğum bu kitabın son iki sayfasını iki kere okudum. Gerçekleri yüzümüze çarpıyor ve bütün kitabın anlamını net bir şekilde veriyor.

“Fakat herkes bilir ki hayat, yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir.” Yine de yaşıyoruz. Bu zahmet sona erdiğinde ise Meursault da biz de yabancılaşacağız. Tek isteğimiz "daha az yabancılaşmak" olacak.
                

8 Şubat 2013 Cuma

Faust - Goethe


Goethe'ye her zaman hayran olmuşumdur. Gerek çocukluktan beri okumam,gerek yaratıcı yeteneğine bakılırsa edebiyatından Tanrılarından olması, gerekse kullandığı dilin dönemini çağlar sonrasına aktarması... İşte Faust karakter olarak aslında Goethe'nin kendisi, yıllar boyunca süregelen yaşamının izlerinin toplandığı bir kahraman. Çok yüce bir eserin baş adamı. Kitap aslında bir roman olarak gözükse de farklı bir biçim ile, şiirsel bir dil ile (tiyatral olarak) yazılmış bir eser. Belki de bu sayede monologları ve diyalogları çok daha iyi hissedebiliyoruz. Dilin gücünü kıvamında tutuyor ve ruhu sindirerek veriyor.

Eserin Faust'tan sonraki en önemli kahramanı, şeytan yani yazılan adıyla Mephistofeles. Hatta bu iki kahraman da birbirinden ayrı tutulamıyor çünkü sürekli bir çatışma içerisindeler. Bu kahraman aslında Faust'un tüm değişimlerinin sebebi ve Faust'un kısmi anlamda akıl hocası olarak da kabul edilebilir. Faust bir bilim adamı olmasına rağmen inanç-bilim karmaşası etrafında sıkışıp kalıyor. İşte bu noktada Faust'un yazımının uzun yıllar boyunca sürdüğü ve bu süreçte Goethe'nin dinsel inanç anlamında da sürekli bunalımlara girip kendi tasavvufunu yaratması da Mephistofeles'in ortaya çıkışının bir sebebi. Farklı bir açıdan bakarsak Faust da kitapta Tanrı kavramına inanmayan biri ve Mephistofeles aslında Tanrı'nın kötü yanı olarak Faust'u hem Tanrı'ya çağırıyor hem de sonsuz hazzın kötülüğüne itiyor. Mephistofeles çoğu zaman Faust'un bastırılamayan bir güdüsü, yenişemediği iç sesi ve dostu bile olabiliyor. Özellikle Faust'un ölümsüzlük sevdası onu ölümsüz bir aşk yerine bitmeyen çaresizliklerinin devamlılığına sürüklüyor.

Kitapta 3. kişi yani Faust'un aşkı Margarete, Goethe'nin gençlik aşkı, şiirler yazdığı Maria von Wilhelm olarak da değerlendirilebilir. Hatta Goethe'nin Divanı'nda bu karakter doğu etkileriyle Züleyha olarak da geçer. Bu karakter de Faust'u aşkıyla bu dünyada tutmak ister ve Faust'un ilahi çerçevedeki düşüncesinde sonsuzluğa ulaşmasında yardımcı olur. Bir başka tarafı da Goethe ne zaman Mephistofeles ile çatışsa oradan Margarete çıkagelir ve Faust'u bir anda rahatlatır. Faust Mephistopeles'ten ne kadar uzaklaşırsa kendi içindeki aşkı bulur.

Roman hakkındaki bir diğer değerlendirme de şöyle olabilir. Goethe o dönemde İslamiyet'e aşırı derecede meraklanmış ve dinler felsefesi konusunda ilerledikçe Faust karakterini de geliştirmiş. Başka bir bağlamda bakarsak Faust artık Orta Çağ'ın Hristiyanlık anlayışından bıkmış ve kendini dinsizliğe itmiştir. Bu sebepten ötürü de Faust kendi inanç sisteminde bile kendini bir yere koyamamıştır. Yalnızdır, dışlanmıştır. Ama en önemlisi de, Faust bir dine inanmak için asla bir peygamber aramamıştır.

6 Şubat 2013 Çarşamba

Harita ve Topraklar - Michel Houellebecq

Bülent Diken. Hemen kızmayın; bir Fransız yazarın kitabını okuyup bir Türk yazardan bahsedemezsin diyorsunuz. Bülent Diken benim Houellebecq adını duy(oku)mamda vesile oldu; bu yüzden onun adıyla başladım. Nihilizm üzerine yazdığı bir kitapta bir bölümü Houellebecq'e ayırmıştı. Tıpkı kötü bir arkadaş gibi Bülent Diken de kendisi gibi kötü arkadaşlarla tanıştırıyor okurunu.

Diken'in ve sonradan internette kurcaladığım birkaç sitedeki okuyucunun ortak fikri Houellebecq'in eksantrik, mizantropik ve nihilistik bir karakter olduğu yönünde; yani bir yazarı sevimli kılacak tüm gerekli özelliklere sahipmiş. Yazarların tarzları konusundaki takdir kriterlerim Bukowski'nin gölgesinden oluştuğu için en ufak bir benzerlik hissettiğimde o yazara ve antolojisine hücum ediyorum. Houellebecq'i okumadan ama hakkında bir şeyler okuduktan sonra kafamda şöyle bir önfikir oluştu: Tamam işte tam bir Bukowski, hem de Fransız, daha ne olsun ki? Yazarı okumaktansa onunla ilgili fikirleri ciddiye almayacak kadar entelektüel ahlakım olduğundan hemen internetten kitaplarını aradım. Türkçe'ye çevrilmiş kitaplarından sadece "Harita ve Topraklar"ın satışta olduğunu, diğer iki kitabının baskılarının tükendiğini gördüm. Bu iyiye işaret diye düşündüm ve mevcut şartlarda satın alabileceğim tek kitabını, ultra çekici ismine rağmen aldım. Sonuçta bir kindle'ım yoktu;ipad'im vardı ama o da bir kindle değildi. :)

Tahmin edersiniz ki, Harita ve Topraklar'da, internette bahsedilen fenomen yazarın "F"sine rastlamadım; kitabı bitirdikten sonra okuduğum yazılarda yazarın edebi anlamda en olgun ürünü olarak kabul edildiğini gördüm.

Bir Bukowski göremedim ama gerçekten kaliteli bir yazarla tanıştığımı söyleyebilirim. Özellikle beni etkileyen şey Houellebecq'in telaşsız anlatımı oldu. Sizi tam belli bir akışın içine sokmuşken bir anda o akışın içindeki bir ayrıntıyı asıl konuymuş gibi anlatmaya başlıyor. Normalde bu rahatsız edici durum öyle bir yazarlık hüneriyle gerçekleşiyor ki burnunun ucuna havuç sarkıtılmış bir eşek gibi, havuç ne tarafa döndürülürse döndürülsün motivasyonunuz zayıflamıyor.
Kitaptaki karakterlerden ikisi gerçek hayattan; biri Frederic Beigbeder diğeri de Michel Houellebecq, yani yazarın kendisi. Romanın sıkmaya başladığını düşünmeye başladığımda Houellebecq eğlenceli bir alaycılıkla ve son derece iyi tasarlanmış sanatsal bir vahşilikle kendini öldürtüyor. Elbette bir sanatçının hikayesini anlatmakta olan kitap bir cinayet romanına dönüşmüyor ama ilginç bir tempo kazanıyor.

Fazla uzatmayayım, Houellebecq başkalarının fikirleriyle yönlendirilmiş beklentilerimi boşa çıkardı; ama onunla karşılaşmış olmaktan dolayı memnunum. Çevremde Houellebecq okuyan/okumuş birilerinin olmaması da iyi hissettiriyor. Houellebecq sayesinde rahatça şunu söyleyebilirim: Kalabalığın beğenisi tıpkı kalabalık gibidir; kımıl kımıl, gürültülü ve anlamsız.

Oscarverywild       

Kötülük Çiçekleri - Charles Baudelaire

                                                                                                       
Herhalde Charles Baudelaire bu şiirleri yazarken ölmeye de yazıyordu bir yandan. Acılarıyla yüzleşiyordu. Charles'ı kendi dilinden de okusanız, çevirisini de okusanız sizi bambaşka bir ruh alemine götürüyor. Bir ihtilal sırasında içine o kadar kapanıyor ki, bambaşka bir dünya yaratıyor kendine. Şikayeti bile olmuyor bundan, kurtarıyor kendini kanlı çevresinden. Bu dünyanın girişi de belli aslında, ölümü sindirmek gerekiyor ruhlarda. İster istemez her şiir okuyucusu, Baudelaire okuduğu zaman bir adım öne geçer ama bu ruhu tattığı zaman sınıf atlamış olur zevkinde.

Belki de benim yıllar içinde en büyük rehberim olan bir kitap bu. Gerek saf şiirin bir başyapıtı olması gerek metafiziğin inanılmaz harmanıyla Baudelaire dönemini aşıp bugünlere geliyor. Erdoğan Alkan'ın Varlık Yayınları'ndan çıkan 'Kötülük Çiçekleri' çevirisi, Fransızca'dan Türkçe'ye o kadar iyi çeviriler barındırıyor ki sanki Baudelaire yanınızda şiir okuyor gibi geliyor çoğu zaman. Hele tam biri öldüğü zaman içinizde olan o derin sızı, sizi bir anda mezarlıktan geçiyor hissine sokuyor. Daha da derine inmek isterseniz, düşünüyorsunuz acaba kötülük çiçekleri nedir diye. Sadece bir çiçek mi bunlar yoksa daha mı fazlası? Bu çiçekler sadece cehennemin bir parçası gibi geliyor başta ama Baudelaire kendine yasak bir cennet kurmuş oluyor.

En kritik nokta da bu kitapta Baudelaire'in şeytanı övmesi oluyor döneminde. Böyle büyük bir dehanın oradaki vurgusu ne olmuştur tartışılır durulur. Baudelaire aslında o bastıramadığı güdüleri bir nevi cellat kılıyor kendine. Baudelaire şiirin bir peygamberi olarak görülse de, o gün aforoz ediyorlar şiirinden. Eşcinsel yapısı, 'kendini' sürekli günahlara çağırması, Baudelaire'i herkesten eşsiz kılıyor. Hatta fazla eşsiz kılınıyor ki, açılan davalardan sonra onu koyacak bir hücre bile bulunamıyor belli ki. Peki onun günah anlayışı ne diye düşünülüyor insanlar tarafından: Ölen kahramanlar mı yoksa ölen sözcükler mi? Ölen şiirler oluyor sonunda. Hala anlayamıyor belki çoğu insan Baudelaire'i, belki de hissedemediklerinden. Çiçekler nasıl kötü olabilir diyorlar hele ki bu denli. Ancak en sonunda anlaşılıyor, 'Kötülük Çiçekleri', Baudelaire'in ruhunu asil kılıp sonra ondan kopan parçalar bilmecesi.

Her insanda, her zaman, eşzamanlı iki eğilim vardır; Biri Tanrı'ya, öteki Şeytan'a doğru.  
Charles Baudelaire


5 Şubat 2013 Salı

Dorian Gray'in Portresi - Oscar Wilde

Çoğumuzun az çok bildiği bir hikaye Dorian Gray’inki. Genç, yakışıklı, herkesi kendine hayran bırakan güzelliğe sahip Dorian yaşlanmaktan, çirkinleşmekten korkmaya başlar. Güzelliğini korumayı başarsa da asıl çirkinliği yenemez.” Hangisi daha korkunç : günah çizgileri mi, yaşlılık çizgileri mi?”
Oscar Wilde bu eserinde temel olarak güzellik kavramı üzerinde dursa da her sayfada başka şeylerden de bahsediyor. Dış güzellik iç güzellik gibi sıradan bir çatışmayı ahlakla, sanatla, haz duygusuyla harmanlayıp önümüze koyuyor. Bunun yanında karakterlerine eklediği özellikleri bu kavramlarla eşleştirirken buluyorsunuz kendinizi.

Temel olarak üç karakter göze çarpıyor: güzelliğiyle sınanan, iyiyi de kötüyü de güzeli de çirkini de yaşayan Dorian Gray, ve onun yanında olan iki arkadaşı. İkisi de belli bir noktada hazcı olsa da Dorian’ın portresini yapan Basil Hallward sanatı, vicdanı ve gözlerini gerçek dünyaya kapamış insanları temsil ediyor. Ta ki güzellik yanılgısı onun da sanatını mahvedene kadar. Diğer tarafta ise Lord Henry Wotton duruyor. Hazzın ve acı gerçeklerin temsilcisi. Her konuşmasında kitabın asıl konusunu unutturup onun verdiği cevaplar üzerine gidiyorsunuz. “Mağara adamı gülmesini bilseydi tarih bambaşka bir yol alırdı,” gibi bir çok fikir ortaya atıyor. Verdiği öğütlerle Dorian’ı kendi dünyasına çekiyor. Bu öğütlerden birisi sanat,sanatçı ögelerini de içeren bir konuşmada yer alır. Lord Henry, Dorian’a,hayran kaldığı tiyatrocu Sibyl Vane hakkında tavsiye verir: “ İstersen Ophelia’nın yasını tut. Cordelia’yı boğdular diye başına küller serp. Brabantio’nun kızı öldü diye göklere doğru haykır. Yalnız Sibyl Vane için gözyaşı dökme. O bunlardan daha az gerçek.”
Bahsettiğim gibi her ne kadar hikayeyi duymuş olma ihtimaliniz çok yüksek olsa da bir hikayeden çok daha fazlasını içeren bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. En kısa zamanda filmini izlemeyi düşünsem de fazla bir beklentim yok. 
               
                 
               



4 Şubat 2013 Pazartesi

Mezbaha No 5 – Kurt Vonnegut

Uzun süredir okumak istediğim yazarın, sevdiğim konulardan biri olan, ikinci dünya savaşı üzerine kurulmuş bir romanı bu. Kitabın başında kısa bir süre hikayeyi anlatmaya nasıl başlayacağından söz ediyor. Daha doğrusu bir arkadaşının evine gidiyor.


Arkadaşı İkinci Dünya Savaşını ve Dresden faciasını atlatan bir gazi. Savaş yıllarından sonra içki içemez hale geliyor. Savaş karşıtı bir eşi var. Hatta kitabın diğer ismi olan Çocuk Haçlı Seferleri’ni (Children’s Crusade) arkadaşının eşinden alıyor. Kadının korkusuna rağmen, kitap tamamiyle satirik bir yönde, savaş karşıtı bir imaj yakalıyor.  

Hikaye ise Billy Pilgrim isimli bir karakter üzerine kurulu. Vonnegut, ikinci dünya savaşını ve Dresden Katliamını yaşamış biri olarak, savaşın anlamsızlığına dair tüm fikirlerini çeşitli yazınsal tür, zaman ve kişiler üzerinden anlatıyor.  

Zaman içinde dengesiz bir duruşu olan Billy Pilgrim, sürekli kendi hayatı içinde farklı zamanlara seyahat ediyor. Gözünü bir süre kapatması dahi bu seyahata sebep olabiliyor, bazen ona bile gerek kalmıyor. Kendi kontrolünün dışında gerçekleşiyor tüm bunlar. Doğumuna, çocukluğuna, ölümüne defalarca seyahat ediyor. Bazen başarılı bir göz doktoru olduğu yıllara gidiyor, bazen yalnızca bir uçak kazasından kurtulmayı başaran biri oluyor, Tralfamadore gezegeninde porno yıldızı Montana Wildhack ile sergilendiklerinde hayvanat bahçesinde sevişirken buluyor kendini bazen de. Fakat en sonunda, tüm kişiliğini oluşturan, belki de bir hikaye anlatabilmesini sağlayan o yıllara gidiyor. İkinci Dünya Savaşında, bir işe yaramayan, cılız, yürümekten aciz bir asker. Kendi silah arkadaşları tarafından dövülüyor, almanlar tarafından esir ediliyor, işçi olarak çalışıyor, balık istifi şeklinde istiflenip seyahat ediyor, Dresden’e aşık oluyor, bombalanışın ardından o cansız şehirde yürüyor, yürüyor, yürüyor; kazıyor ve binlerce ceset buluyor.

“Listen: Billy Pilgrim has come unstuck in time.”  Şu açılış cümlesi, beni kitaba bağladı. Kitabın değil, hikayenin başlangıcıydı, fakat oturduğum yerde daha dik oturmamı sağlamama, kindle’ımı elimde daha sıkı tutmama sebep oldu. Okuduğum en iyi açılıştı diyebilirim. Savaşın bir insanın zihninde neler başarabileceğini tek cümlelik bir özeti gibi. Komik, sert, merak uyandırıcı, çoğu zaman iğrenç bir hikayeye adım attığınızı hissediyorsunuz. Mizahın en karası. Hikayeyi okurken, bu sertliğin farkına varıp bazen Vonnegut için bu kitabı yazmanın bir terapi olduğunu sezdim. Kendisi de bu Dresden faciasının ortasındaydı, roman, çok büyük oranda, kendi tecrübeleri üzerine kurulu.



Hikayeyi okudukça, Vonnegut’ın tüm o kara mizahına, ağır eleştirilerine denk geliyorsunuz. Açıkçası bunları okudukça kitaptan daha çok zevk aldım. O “Öeh…” dedirten paragraflar, çıkarımlar, kelimeler adeta akla kazınıyor. Duygu sömürüsü yapmaktan kurtulabilmesini ki genelde tüm ikinci dünya savaşı yazınları duygu sömürüsü doludur bu cümlelere bağlıyorum.

“At that time, they were teaching that there was absolutely no difference between anybody. They may be teaching that still.” Eğitim sistemlerine, ulus, fikir, yer kavramlarını umursamadan verilmiş en baba ayardır her halde bu.  20. Yüzyılda yazılan bu roman, hala çoğumuzun inandığı, inandırıldığı en büyük yalanlardan birini bulup suratımıza çarpabiliyor. “Hepiniz eşitsiniz!” “Ha siktir oradan…”

“’Get out of the road, you dumb motherfucker’ The last word was still a novelty in the speech of white people in 1944.” Amerikadaki Siyah – Beyaz kavgasını, kelimeler düzeyine indirip çok sadece, çok açık bir şekilde yansıtmış.

             “ ‘Why me?’

‘That is a very Earthling question to ask, Mr. Pilgrim. Why you? Why us for that matter? Why anything? Because this moment simply is. Have you ever seen bugs trapped in amber?’ … ‘Well, here we are, Mr. Pilgrim, trapped in the amber of this moment. There is no why.’”

Şu cümleler bizim şu saçma dünyada her şeyde bir mana aramamızı gayet güzel bir şekilde eleştiriyor. ‘There is no why’ diyerek gayet yeni bir bakış açıyor. Devamında ise, Tralfamadore gezegeninde onlarca şey sorgulanıyor. Dünyada ise bunların hepsi yine bir milisaniyeden çok daha kısa sürüyor. Hiç yokmuş, hiç duyulmamış, hiç fark edilmemiş gibi.

“So it goes.” Şu cümle koca kitap boyunca sizinle beraber geliyor. Hey orada mısın? Der gibi, takip edip etmediğinizi bir şekilde kontrol ediyor. Bir yandan da anlattıklarının anlamsızlığından boşluğundan yakınıyor. Yakındıkça daha çok şey anlatmaya başlıyor. Giderek azalıyor ‘so it goes,’lar. Fakat yine de hep biraz daha kalıyor. Hayatımızda da öyle değil mi? “Nasıl gidiyor hayat?” “Gidiyor işte…” “Eh işte…” Tabii, bu kelimelerin her ölümden sonra gelmesi de, bir şekilde ayrı tesadüf(!) So it goes, hadi geçmiş olsun…

“poo-tee-weet,” ne demek olduğu konusunda iyice düşünün. Kitabı okuyun, bitirin ve düşünün. Üzerinde düşünülmeden kütüphaneye koyacaksanız bu kitabı, hiç okumayın. Üzerine başka şeyler daha okumayacaksanız, merak ettiklerinizi araştırmayacaksanız ki merak edecek onlarca yeni şey veriyor hiç okumayan. Merak edilecek şeyleri anlayamayacaksınız, tüm bunları boş verin. Poo-tee-weet.

29 Ocak 2013 Salı

The Catcher in the Rye - J. D. Salinger

The Catcher in the Rye zamanında Gönülçelen ve Çavdar Tarlasında Çocuklar isimleriyle farklı zamanlarda çevrilmiş Türkçe'ye. Henüz onlara bakmadım, fakat bakanlar Gönülçelen'in pek de hoş olmadığını söylüyorlar. Okumak bir de onlarla karşılaştırmak lazım.

Kitaba gelirsek, herhalde kendimle bu denli özdeştirdiğim başka bir roman karakteri olmadı be Holden. Kitapta her şeyi eleştiren, kimseyi doğru düzgün bulmayan biri var kahraman olarak. Koskoca kitap, Holden'ın bir şeyler yapmamasıyla, pek de bir şey yapma havasında olmamasıyla geçiyor. He just don't feel like it.

Kitapta sık sık etrafındaki insanları eleştirdiğini görüyoruz. Bir an Ackley kid'e odasındaki adamı savunurken, on dakika sonra o savunduğu kişiden delicesine nefret ediyor. Kötü bir dönem geçiriyor diyebiliriz belki ama, Holden hayatının çoğunu, söylediği kadarıyla, böyle geçiriyor. Sürekli yaşadığı şehirlerden kaçma fikri, otostop çekerek batıya gitme hayali, o herkesin imrenerek baktığı okullardan büyük bir tiksinti duyması; bunların hepsi bir bir görünüyor kitapta.

Fakat kitaptaki daha büyük nokta ise, Holden tüm bu nefreti ve normalden uzaklaşması, ki bunlara ailesine ve öğretmenlerine duyduğu nefret ve onlardan uzaklaşması da dahil, sadece canı istediğinden kaynaklanmıyor. Holden tüm bunları anlamıyor. Gerçekten anlamıyor. Ne yapmaya çalıştıklarını, ne planladıklarını, niye planladıklarını anlamıyor. Niye tüm bunlar oluyor bir anlam veremiyor. Bu yüzden bir çok şeyi, hatta kız kardeşi ve ölmüş erkek kardeşi dışında her şeyi sahte ve yapmacık buluyor. Hatta odasındaki arkadaşıyle kavgası da ölmüş erkek kardeşiyle ilgili anılarına değer verilmediği için.

Kitap ayrıca başlı başına bir kızı arayamama kitabı. Kitaptaki olayların büyük bir çoğunluğu kafasına bir kızı taktığı için gerçekleşiyor. Kitaba bambaşka bir tat verdiği doğru ama bir yerden sonra bir hayli can sıkıcı. Numarası falan bende olsa, kalkar arardım, üşenmez arardım.

Kitabın ismi ise tam harikulade bir seçim. İngilizcesi yani. If a body meets a body coming through the rye... or catches! Hayata dair hiçbir planı olmayan, hiçbir hayali olmayan bu Holden'ın olmak istediği tek şey. Kendini bir uçurum kenarında öylece dururken, yanlışlıkla düşen çocukları yakalamaya çalışırken hayal ediyor. Belki de erkek kardeşiyle geçirdiği o güzel çocukluktan sonra, yaşadığı saçma gençliği böyle anlatıyor. Kardeşini ve onunla beraber kendisini uçurumdan yanlışlıkla düşmüş sayıyor.

26 Ocak 2013 Cumartesi

Kent Paryaları - Loïc Wacquant


Bugüne dek okuduğum en yorucu kitaplardan birisi oldu. Nedeni içeriğinin ağırlığından çok, içeriğin sunuluş biçimiydi. Konuya karşı bir hayli hevesliydim, fakat okudukça yoruldum, yoruldukça erteledim okumayı. Böyle de kötü bir huyum var. Neyse ki bitirebildim.

Loïc Wacquant kitaba öncelikle bir karşılaştırma olarak bakmış. Bu karşılaştırma iki katmandan oluşuyor. Elimizde ilk olarak ileri marjinallik var. Olaya bakışı bir hayli enteresan. Tarihsel ögelerle, bu toplumsal marjinalleşme hareketinin ve hyperghettoların Amerika'da nasıl yer ettiğinden bahsediyor. Ayrımcılığın derinleştiği bu hyperghettolarda, istatistikler aracılığıyla, asıl görevi 'insan yetiştirmek' olan okulların nasıl birer ıslah evlerine dönüştüğünü anlatıyor.

 Şöyle bir bakıldığında, Türkiye'de her ne kadar ismen ortada olan bir ayrışma olmasa da, okulların, okuldan çok ıslah evi olması çok bilindik bir durum. Hatta, daha çok istenen bir şey. Niye?  Bu sorunun cevabı ne yazık ki kitapta verilmiyor, ama konunun hepimizce düşünülmesi gerektiğini hatırlatıyor.

Gelelim bu karşılaştırmanın ikinci katmanına, burada da karşımıza, Paris banliyöleri ve Güney Chicago gettoları çıkıyor. Bu karşılaştırma diğerine nazaran daha yüzeysel kalıyor. Wacquant, bir yerde Amerikan Kapitalizminin doğurduğu sınıflara ait hyperghettoları gösterirken, diğer tarafta herhangi bir sınıfa ait olmayan, heterojen yapısını koruyan Paris banliyölerinden bahsediyor. Bu banliyölerin gettolaşmaya nasıl, doğaları gereği, karşı olduklarını anlatıyor. Banliyöleri  savunmasa da, bu alt sınıf yerleşim birimlerinin gettolar karşısındaki durumunu anlatıyor.

Daha fazla yazamayacağım bu kitap hakkında. Ben bu kitabı okuduktan sonra, sürekli Türkiye üzerine düşündüm. Bu kadar büyük boyutlu bir çizgi çoğunlukla olmasa da, kentsel dönüşüm projeleri, siteler, toplu konutlar bunlar beni korkuttu. "Ev sahiplerinden başkası giremez." tabelaları beni ürkütmeye başladı. Tekirdağ'dan İstanbul'a gidene kadar yolda gördüğüm inşaatlar, yapılar hepsinden korktum. Doğayı falan bir kenara koyalım, kim artık mahallelerinde yaşıyor? Kimler yaşayabiliyor? Bunları sordum. Türkiye'de hiçbir zaman "Ayırmaya" yönelik bir getto hareketi olmadı. Büyük boyutta olmadı. Yalı sitelerinden, şehirden uzak malikaneleri katmıyorum. Etiler'i hiç katmıyorum. Bunlar, belirli bir ekonomik düzeyin üstündeki insanların kendini başka yerlere çekişi. Fakat aksi hiç yaşanmadı. Biz de her türlü insanın bulunduğu mahalleler vardı, mahallelerde yaşananlar vardı, Rum bakkalı, Ermeni kasabı, Azeri berberi, göçmen manavları vardı.

Şimdi onlar yok, tek tip evlerde oturan, tek tip alışveriş merkezlerinden, insanın yüzüne bakmayan kasiyerlerden alışveriş yapan insanlar var. O bakkal, kasap, berber şu an mortgage borçlarını ödüyorlar, ay sonunu bekliyorlar.

Bu kitabı okurken, ben bunları düşünerek sık sık kaçtım kitaptan, tabii Ağır Roman'la aynı anda okumam da çok can alıcı bir tesadüftü.

24 Ocak 2013 Perşembe

Bu Bir Pipo Değildir - Michel Foucault


Bu 'Bu Bir Pipo Değildir'e yapılmış bir yorum değildir.

İlk söylemem gereken bu kitabı bir kere daha okumam gerektiği. Fakat yine de, anlayabildiğim kadarıyla, buraya bir şeyler yazacağım, ki ne kadar anladığımdan hiç emin değilim.

İngilizceye çevirenin yazdığı önsöz, kitapta bahsedilecek bir çok düşünceye çok kısa bir giriş sunuyor. Foucault'nun diğer kitaplarındaki fikirleriyle, bu kitabı yazma amaçlarını birbirlerine bağlıyor. Bu önsöz metninin biraz yorucu olduğu, yorucu olması gerektiği kadar gerçek. Okumadan geçmemenizi öneririm.

Kitabı okumadan önce Réné Magritte'in kim olduğunu, felsefesini, bazı eselerini bilmek şart. Kitap bu konuda çok kurnaz davranıyor. Konusunu desteklercesine, herhangi bir resmi direkt koymadığı gibi, kelimelere, bilhassa kelimelere döküyor. Bu kelimeleri bir kerede kavradım ve takip edebildim diyenin alnını karışlarım. Tabii, ceci n'est pas une pipe'nin yeri haliyle başka.

Gelelim, Foucault ne diyor. Magritte'in bu desenleri yaparken nerelerden geldiğini ve nerelere gitmeye kalktığını anlatmaya çalışıyor. Zira, kimi kimi pek başarılı olamadığını görüyoruz. Magritte de Foucault'ya gönderdiği bir Ceci n'est pas une pipe reprodüksiyonunda ona bu ufak hatayı hatırlatıyor. Yine de, Foucault'nun yaklaştığı bakış açısı dahiyane. Öncelikle, modern çağlarla birlikte insanların görmeyi ve algılamayı görsel imajlarla bağdaştırmasını ele alıyor. 'Dil'i eleştirdiği gibi bu 'yerine koyma' adetini de eleştiriyor. Şeyin kendisi, şeyin sankisi ve şeymiş gibi'yi öne sürüyor. Bu üç durumun, onlarla beraber getirdiklerini ele alıyor. Örneğin, Kendi'nin içinde benzemek olmadığını söylüyor ve andırış'ı benzemekten sert bir biçimde ayırıyor. Bu gösterilen fark öyle sert ki, Foucault bunun bir tutsaklık olduğunu söylüyor. Bir yerde, bu okuduğunuzun aslında benim yorumum olmadığını, söylediklerimin benim yorumuma ait olmadıklarını, görülen bu resimsel yazı bütünün yine benim yorumum olmadığını söylüyor. Bunlar benim yorumumun desenleri oluyor. Hepsi aslında, bizim düşüncelerimiz ve düşünce sistemlerimiz aracılığıyla birbirlerine 'görev' yüküyle bağlanmış şeyler.MİŞ.

Ben hala anlamadığımı hissediyorum, anlatırken net bir biçimde anlattığımı da sanmıyorum. O yüzden alıntılar eşliğiyle gideceğim.

"Gösterge olarak harf, sözcükleri sabitleştirme olanağı verir; satır olarak da bir şeyi figürleştirme olanağını sağlar." Burada, harflerin, sözcüklerin şey'den çok, bir figüre, bir kod'a ait olduğu biraz daha açık. Fakat benzeme konusuna henüz değinilmemiş.

"Ağacın bir ağaca, yaprağın bir yaprağa benzemesi ve bunun da kendi yaprağının formunu edinmesi (l'Incendie [Yangın]) gereklidir; denizin üzerindeki gemi de bir gemiye benzemekle yetinemeyecektir, ama aynı zamanda denize benzeyecektir ve gövdesiyle yelkenleri de denizden yapılmış gibi olacaktır (le Séducteur [Ayartıcı]) ve bir çift ayakkabının şaşmaz canlandırılması [görüntüsü], kaplamak zorunda olduğu çıplak ayaklara benzeyecektir."

Bu alıntı ise, benzemenin, şeyden çok, benzeyene ait olacağını ortaya koyuyor.

Bu bir pipo değildir ise, akla direkt bir görsel öge getiriyor. Magritte'in reprodüksiyonun arkasına yazıp Foucault'ya anlattığı gibi "Ad, desenle çelişmiyor,  başka bir biçimde olumluyor." Zira, Bu bir pipo değildir ibaresi, yukarıda yüzenin bir pipo değil de, bir piponun deseni olduğunu bize anlatmıyor. Daha çok, bir şeyi, yokluğuyla ortaya koyuyor. Buradaki pipo olmayan pipo deseni Magritte'in en cüretkar yokluğu.

Fakat asıl soru daha çok, İmajın gerçeğe 'benzemesi', gerçeğin mi sorumluluğundadır? Benzeme durumunda, bir yol, bir ok işareti, bir gidişat varken, iş Andırma eylemine geldi mi, tüm bu sınırlayıcı zihin işlemleri ortadan kalkar. Artık herhangi bir yol yoktur, Foucault'nun dediği gibi deseni gösteren işaret parmağı da ortadan kalkmıştır.

İngilizce'ye çeviren Harkness, en başta bahsettiği gibi, Bu Bir Pipo Değildir, dili eleştiriyor. Dili eleştirmekle kalmayıp bilginin objeden sujeye akışında rol oynayan elemanları inceliyor. Onların üstlerine gidip birbirlerine çarptırıyor. 

Bu 'Bu Bir Pipo Değildir'e yapılmış bir yorum değildir.

23 Ocak 2013 Çarşamba

Letter to My Father - Franz Kafka


Franz'ın bir sonbahar günü, tek oturuşta şu uzun mektubu yazması bir hayli şaşırtıcı aslında. Babası olduğu kadar, o güne kadar, dünyada en çok korktuğu kişi. Hermann Kafka, gerçek bir Praglı, her şeyin en iyisini bilen, tüm kuralların kendisi için herhangi bir geçerliliği olmayan kişi. Franz'ın hayatındaki tiran.

İç dökmekten çok bir savunma mektubu bu. Bugüne kadar olan biteni, niye böyle biri olduğunu, böyle biri olmasında babasının etkisini anlatıyor Franz. Milena'sına ise "bir avukatın mektubu" diye bahsediyor bundan, bir hayli garip. Kendini büyük bir suçlu, babasını ise bir hakim olarak görüyor büyük ihtimalle. Durmadan anlatıyor kendi suçlarını, ama babasını da hakim koltuğundan indirip iyice bir sorguya çekiyor. Bunlar senin suçun, diyor. Fakat yer yer de, tekrar hakim koltuğuna oturtup kendini bir şekilde kabul ettirmeye çalışıyor hala.

Bu davaya bir seyirci olarak sık sık, ruhumun, ailemin ve kendimin ne kadar sakat, ne kadar saçma olduğunu kavradım. Söylediği şeylerin tek bir harfi bile kurgu değildi, olamazdı. Henüz bu sabah yaşadığım, hatta her sabah yaşadığım şeylere örnekti. Kendimizi niye bulamıyoruz, sorusunu alıp aile'ye sormuş.

Fakat garip değil mi, bugün Kafka'yı Kafka yapan, en yakın dostu Max Brod'un ihanetidir. Ondan evvel de babasının, toplumunun, etrafındakilerin ihanetiydi. Bunu fark edince, yazılan tüm o mektuplar, hikayeler farklı bir hale bürünüyor. Adeta bir kilidi açıyorsunuz, kapıda yazan isimden fazlasını görüyorsunuz.

Fakat bu kitapta da, tüm o karanlığın yanında çok hoş bir alay var. Ne kadar babasına laf etse de kimi zaman, ironinle kişiliğimi yok ettin diye, yine ironi ile karşılık verir babasına. Bir çıkış arıyor. Buluyor, kaybediyor, buluyor, kaybediyor, bulmaya çabalarken kendini kaybediyor. Ortalıkta olan, yüzen, insanı yok sayan o mikro iktidar ilişkilerinden yine dem vuruyor babası üzerinden.

Ne acı ki, ilk sayfalarda durup ne okuyorum ben acaba diye durup düşünme ihtiyacı hissedemedim. Fakat daha sonraları, artık binlerce referanstan sonra, durdum. O ana kadar okuduğum onca cümleyi hatırlayamazdım tabii ki, fakat kitabı düşünmeye başladım. Kafka, neredeydi? Kafka, niyeydi? Fakat Kafka bir niye?nin cevabı değildi. Burada sorular sorulmazdı, Kafka'da sorular yoktu. Soru sormaya ne zaman vardı, ne de gerek. Baştan kaybedilmiş bir yaşamdı onunkisi.

Fakat, daha önce olduğu gibi, mektuplarının en sevdiğim tarafı, okurken sizi bir duygudan diğer bir duyguya hiç çaktırmadan, hiç haber vermeden, fakat hiç de yadırgatmadan taşıyabiliyor olması. Bir yerde babasından şikayet ederken, bir yerde de babasının anlattığı o dünyayı özlemekte. Bazen babasından kaçışı, bazen babasına kaçışı aramakta. Bir çatışma görürsün, hissedersin. Çatışma artık Kafka'dan çok, senin çatışmandır. Duygular da senindir. Kelimeleri kelime kılmıştır Kafka.

22 Ocak 2013 Salı

A Sound of Thunder - Ray Bradbury


Fahrenheit'tan sonra bu kitaptan da zevk alacağıma umarak başladım. Bradbury bir şey yazınca çok rahat yazar kısmına bakmadan onun Bradbury'e ait olduğunu anlayabiliyorsunuz. Çok canlı, çok hareketli bir stili var.

T-rex ile karşılaşma, haliyle, Bradbury'nin ortaya koyduğu şey. Bizi 60 milyon yıl öncesinde bir ortama götürüyor. Hikaye zaman yolculuğu üzerine şekillenmiş, biri endişeli, diğeri vurdum duymaz iki Time Safari şirket sahibi ve bir de macera meraklısı zenginimiz var. Hikayenin bir yerinde, herhangi bir farenin üzerine basmanın bile gelecekte koskoca bir ırkı yok edebileceğini, belki Roma'nın kuruluşunu bile engelleyeceğini anlatıyor. Tabii yine Bradbury'nin canlı tarzıyla.

Haliyle, hikaye gereği, bu zengin abimiz gittiği 60 milyon yıl öncesinde bir yolunu bulup olayların akışını değiştiriyor. Asıl şaşırtıcı olan, geri geldiklerinde dilin değişmiş olması ve daha sıradan bir aday yerine, daha sert mizaçlı olan Deutscher'ın seçilmiş olması. Yeni dil ise garip bir şekilde Almanca'yı andırıyor. O tek bir kelebek, kişileri ve olayları değiştirmese de, insan zihninin evrimini, dilin gelişimini derinden etkiliyor. Tabii ayrıca Deutscher isimli bir sert ve diktatörvari bir aday var ona hiç girmeyeceğim. Burada bir mesaj ve bir gönderme olduğu çok açık. 
Ayrıca garip bir tesadüf olarak, Bradbury, 1960larda MIT'de Edward Lorenz'in ortaya koyduğu Butterfly Effect modelinden önce kelebek sembolünü "ufak bir şey çok büyük şeylere mal olabilir" imajını ortaya koymak için kullanıyor.

Haliyle diğer tüm "Amerikan Klasikleri" gibi, bu klasik hikayenin de çizgiromanı, filmi çıkıyor. Hatta Simpsons Ailesinin bir bölümüne konu bile oluyor. Simpsons bayağı keyifli aslında. Time and Punishment isimli bölüm olması lazım 6. Sezondan. Filmine gelirsek, Dinazorlar Kıyameti diye Türkçe'ye çevrilmiş, ismi İngilizcesinde yine A Sound of Thunder, fakat hikaye Warner Bros tarafından mahvedilmiş. Üzücü. 



The Importance of Being Earnest - Oscar Wilde


Oyunu okumaya başladığım ilk andan beri kafamdan sürekli onu canlandırmak, bir şekilde tiyatro dünyasına bu kitapla atılmak geçti. Yapabilsem aslında bir hayli hoş olurdu, çünkü okurken zevk aldığım ilk oyundu. Tabii, çevirisine de bakmak lazım. Oscar Wilde'ın toplumla ilgili yaptığı çıkarımlar, özellikle kadın erkek ilişkileri ve kadın ile erkeğin yeri hakkındaki çıkarımlar beni fazlasıyla güldürdü, şaşırttı.

Bunlardan öte, okurken kendimi sürekli bir labirentte buldum. Ama çok hain bir labirentti. Bir yolu doğru sanıp sayfalarca gidebiliyor ardından eliniz boş dönüyordunuz. Okurken aklınızdan geçen "acaba böyle mi olacak, ah yoksa şu mu olacak?" teorilerinin hepsi bir anda tuzla buz oluyordu, günümüz senaryolarının lafı bile edilemez bu eser karşısında. Beklenmedik bir sürü macera yaşadım. Ernst ölmüş derken, birden yan odadan çıktı, hem de hiç olmadığı birinin kılığıyla ve hiç bitmedi yalan dolanlar Bunburyistler. Hatta bir süre sonra, bu yalanlar dolanlar hikayenin gerçekliğinin bir parçası oldu. Ki işte o zaman kindleımı elimden bırakamadım yine geç saatlere kadar oturdum ve kitabı bir solukta bitirdim.

"All women become like their mothers. That is their tragedy. No man does. That's his." Örneğin bu cümleler beni hem güldürdü hem de üzerine bir süre düşündürdü. Kadınlarının annelerine benzemesi neden trajediydi? Tabii ki olaylar dahilinde, büyük bir trajedi olacaktı. Fakat genel olarak, kaynanalar hep bu kadar sorun muydu? Tabii bu kadar sığ bir zihinle yazılmamıştır bunlar. Alıntının ilginç olan tarafı Erkeklerin annelerine benzememesi ise yine bir trajedi. Kitap hakkında sezdiğim en güzel şey, Oscar Wilde'ın kendi cinsiyetini kitapta bariz bir şekilde lanse etmemiş. Genel olarak iki cinsiyetin davranışlarına gözlemci olarak yaklaşmış, bu davranışları diyaloglarda erittiği açıklamalarla vermemiş. Oyunun keyfine keyif katmış. Ama bu alıntıda, sanki kendi erkekliğine biraz dem vurmuş.

"The only way to behave to a woman is to make love to her, if she is pretty, and to some one else, if she is plain." Buna bayağı güldüm. Belki 'gerekli' olan davranış bu değil tabii ama gerçek bu; ki tek ihtiyacımız da gerçek.

"It is awfully har work doing nothing," "- This world is good enough for me. - Yes, but are you good enough for it?" da diğer iki sevdiğim alıntı oldu. İlkine zaten inanılmaz aşinayım. Bazen hepimize oluyordur, gerçi oblomovlar da yok değil aramızda ama, hiçbir şey yapmamak çok sinir bozucu olabiliyor! Tabii bir de dünyaya layık olma meselesi… Hangimiz iddia edebilir? Ben hayatımda tek bir kişi tanıdım, o da Barış Abi dediğim bir bilgindi! 

21 Ocak 2013 Pazartesi

Blindness - José Saramago

Kitabı okurken, sürekli kör olmaktan korktum. Bu beyaz körlükten fazlasıyla korktum. Ama merak etmedim de değil. Sonumun siyah gözlüklü kızınkine benzemesinden de korktum ayrıca.

"I am only passing through," bence bu kitabın özeti. Neden görmenin de, görmemenin de bu kadar basit olduğunu hatırlatıyor. "Only passing through"

Ayrıca, kitap düşünülenin aksine körlük hakkında değil. Bir çift gözün yalnızlığı hakkında. Tüm göremeyenlerin arasında işe yaramayan ve her gün giderek daha çok kör olan bir çift göz hakkında. O gözlerden geçenler hakkında.

Kitabı okurken, bir süre sonra, artık herhangi bir şeyi gerçekleştirmenin pek de günümüz mantığına sığmadığını anlıyorsunuz. Bir kitap sizi her beyazdan korkutabiliyor. Size binlerce görüntü sunuyor, binlerce düşünce, binlerce gerçek, görmediğiniz binlerce gerçek. "Panic is much faster than the legs which carry it,"  derken size gerçek paniği hissettiriyor. Kitap boyunca bu gerçekliği yaşıyorsunuz. Kör olmaktan korkuyorsunuz. Bir anda yeşil ışık yerine beyaz bir dünya gören ilk kör adamdan, gökyüzüne bakınca bir an sıranın kendisine geldiğini sanan o son çift göze kadar. Size yaşanan iğrençliği tüm gücüyle yaşatıyor.

Gözü bağlanmış heykeller ise bambaşka bir konu. Çok kısa geçiyor, fakat bana kalırsa en vurucu görüntülerden birtanesi. "Images see with the eyes of those who see them." O son çift gözün yalnızlığı, geri kalan o tüm sanatın gereksizliği, aynı zamanda da umudu. "The fairest and most radically human, coming here to declare that ultimately, God does not deserve to see." Bu alıntıya bayıldım özellikle. Terk edilmişliklerini, insan olmaktan çıktılarını. Tanrının bir zamanlar yarattığı insan olmaktan çıktıklarını çok net bir şekilde söylemiş.

Filmini de bir an önce izlemek istiyorum.