17 Şubat 2013 Pazar

Öteki: Bir Peterburg Şiiri - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Uzun süredir Dostoyevski okumamıştım, o yüzden Öteki'yi görünce hemen atladım. Kitaba ulaşmam ise Freud üzerinden oldu. Freud bir yerde şöyle demiş: "Şizofreninin tanımını yeniden yapmışsın Dostoyevskicim..." Bunu görünce durur muyum tabii, hemen okudum.

Gelelim kitabımıza, kitap 9. dereceden Golyadkin isimli bir memurun etrafında dönüyor. Kendinizi hazırlayın, tüm Rus edebiyatının, bana en sinir bozucu gelen tarafı işte bu: isimler. Türkçe uzun bir monolog okuduktan sonra aniden karşınıza çıkan Rusça bir kelime... Neyse, bu memurumuzun hayatı bitme eşiğinde, ölmek üzere, bitmek üzere, yok olmak üzere. Bunu sağlayan ise kendinin insanlara çok daha fazla yağ çeken versiyonun gelmiş olması. Onu sürekli görüyor, sinirleniyor, ondan kaçıyor, fakat yine de tam olarak beceremiyor. İşte kurgu tam olarak burada başlıyor ve yine buradan çıkmadan bitiyor.

Kitap ayrıca, bürokrasinin aslında nasıl işlediğini gösteriyor. Bugün hepimizin sıkça rastladığımız torpil, ağza bal çalma, patronunun gönlünü hoş tutma, öğretmenin peşinden ayrılmama bir daha bir daha resmediliyor. Şerefli ve namuslu bir memur olan kahramanımız asıl Golyadkin ne yazık ki bu sistemin adamı olmadığını bir türlü anlayamıyor. Aklına gelen şeyleri sürekli tartıyor, sürekli bir çözüm, çıkış yolu arıyor. Fakat ihtiyacı olan tek şeyin sadece patavatsızlık, düşüncesizlik olduğunu fark edemiyor. Bugün, yine, kimse patavatsızlığa ihtiyaç duymuyor. İnsan ruhunun en cesur, en açıksözlü, en müstesna parçasını bir kaç gram etik için yırtıp atıyoruz.

Anlatıcının konumu ise pek alışıldık bir şey değil, fakat size hikayenin bir çok katmandan sunulmasını sağlıyor. Bu anlatım 3. tekil şahsın yaptığı bir anlatım fakat sadece kahramanımız Golyadkin ve onun gözlemleri üzerine odaklanmış. Sanki bu üçüncü şahıs hikayenin içine kahramanımız Golyadkin tarafından çekilmiş ve bütün bir hikayeyi onunla yaşamış gibi. Daha sonra da tüm bunları bir monologunda anlatıyor. Sadece bir kişinin peşinden süreklendiği için ve süreklendiği kişi de mental bir hasta olduğu için anlatıcının kendisi de güvenilemez bir kaynak. Kitap boyunca anlatılanlara güvenemedim, acaba Golyadkin etrafında bunlar mı oluyordu? Yoksa Golyadkin etrafında bunlar mı oluyor sanıyordu? Her olayda bu şüphem biraz daha arttı. Fakat bu, umarım beni hikayenin içine daha çok çektiği gibi, sizi de daha çok hikayeye çekecektir. Çünkü burada büyük bir soru hissettim, Dostoyevski bize gerçeklik algısını sorgulattırıyor. Bu anlatım tarzı hikayenin yarısına gelmiş okurlarına sorular sormaktan başka, bir de okurlarına ipuçları veriyor. Geriye dönüp, "Yahu, bu da nereden çıktı?" sorusuna cevap bulmanızı sağlıyor.

Başlarda anlatıcıya dair her şey çok normal, günlük rutinleri, etrafı falan anlatıyor. Golyadkin'in hayatını basitçe anlatıyor. Fakat olaylar ilerledikçe, giderek güvenilmez biri olup çıkıyor. Golyadkin'i etkisi altına alan delilik, anlatıcıyı da giderek lanetliyor. Neler oluyor, ne gerçek, ne gerçek değil bunları ayırmak bir süre sonra imkansızlaşıyor. Bir süre sonra ise kendinizi hikayenin akışındaki çakışmalar arasına sıkışmış buluyorsunuz. Golyadkin'in etrafında olanlar ile Golyadkin'in pek de uyuşamadığı açıkça ortada. Hatta eve Öteki'yi getirdiği zaman hizmetçisi Petruşka'nın buna çok şaşıracağından bahsediyor. Fakat eve geldiklerinde ise Petruşka sanki uzun zamandır böyle bir şeyi bekliyormuş gibi davrandığını görüyoruz. O ana kadar, anlatıcının söylediklerine sorgulamadan güveniyorsunuz. Fakat tam bu anda, kahramanımız Golyadkin'in büyük bir şaşkınlık uyandırması gereken ikizi, sanki Petruşaka'nın beklentilerini karşılıyordu. İşte sorgulama, inanmama burada başlıyor.

Kitabın bir başka önemli noktası ise, ortada sadece iki tane değil, çok daha fazla Golyadkin olması. Golyadkin'in kendi zihnindeki Golyadkin, hizmetçisi Petruşka'nın zihnindeki Golyadkin, kendi alt benliğinde oluşturup herkese sunmak istediği Golyadkin ve dışarıdaki insanların Golyadkin görüşleri. Tüm bu Golyadkin'ler, Golyadkin ile diğer insanların iletişimi son derece etkiliyor. Çünkü biz daha ziyade insanlara, insanları algıladığımız düzeyde davranıyoruz. Onların 'şu şekil' bir insan olduğunu kendimize inandırıp bütün davranışlarımızı da ona göre değiştiriyoruz. Tüm bu Golyadkinler gerçek, fakat çok azı somut. Fakat yine de hepsinin varlığı, belirli bakış açılarının hareketleriyle kendini ortaya koyuyor. Somut Golyadkin'lerin davranışları ise yine etrafındaki insanlardan aldığı geridönütlerle oluşuyor. Etrafındaki insanların geridönütleri ise, onların Golyadkin'i görüşüne göre, yani diğer Golyadkin'lere göre oluşuyor. Bu durum ise bütün Golyadkin'leri birbirine son derece bağımlı bir hale getiriyor ki birbirlerine göbekten bağlılar diyebiliriz.

Dostoyevski, elinize alacağınız kitapla beraber sizi toplumsal ilişkilerin kirli yumağında, bürokrasiyi çözümlerken ve gerçeklik algısını son derece derinden sorgularken yalnız bırakıyor. Fakat korkmayın kindle günlüğü yanınızda!

Son olarak, Hasan Ali Yücel'in ruhu şad olsun, himmeti var olsun.

9 Şubat 2013 Cumartesi

Martıları Seven Adam - Osho

Osho, doğu felsefesinin en farklı, en saldırgan, aynı zamanda da, en sakin ustası. Aslında eline bir kez bile kitap yazma amacıyla kalem almamıştır, fakat her daim etrafında söylediklerini basmak için can atan binlerce dinleyicisi olmuştur. Bu dinleyiciler bazen bir şeyleri aramak için orada olmuşlar, bazen de bir şeye inanma ihtiyacı içinde oldukları için orada olmuşlardır. Fakat sonunda, bambaşka deneyimlerle, bambaşka düşüncelerle ayrılmışlardır. İstisnasız. Çünkü, Osho serseridir. Sözlerin, kelimelerin, hikayelerin serserisidir. Ama hiçbir zaman felsefenin, dinin, inancın, doktrinin değil. Zaten onların serserisi mi olur? Onlara kendini bırakabilir misin? Onlarla rahata erebilir misin, çok zor. Bu serseri durmuyor, hayatımızda ne varsa saldırıyor. Ama hiçbirini parçalamıyor, bize parçalattırıyor. Sayfalar geçiyor, okuyorsunuz ve herhangi biri olmaktan çıkıyorsunuz.

Martıları Seven Adam ise etkileyici kısa hikayeler ve onların açıklamalarından oluşan kitap. Osho, felsefenin insanlara sunamayacağı gerçekleri sunuyor bu hikayelerle. Ufacık bir cümleyi size sayfalarca anlatıyor. Öyle ağır bir dil, yorucu bir üslupla da değil. Gayet basit, gayet akıcı, gayet net. Her ne kadar iğrenç, evet iğrenç, bir çevirisi de olsa, binlerce imla hatası da olsa, sabrettim ve okudum. Çünkü hikayeden daha neler çıkabileceğini durmadan merak ediyordum. Sabrettiğime hiç de pişman olmadım, her paragrafın sonunda giderek daha çok şey öğrendim.

İşin garip tarafı, bu kitaptan, Osho'dan, bir şey beklememeniz gerekiyor. Bir şey istememeniz gerekiyor. Ne öğreneceğim, ne işime yarayacak, kullanacak mıyım bunları düşünmemeniz gerekiyor. O an orada olmanız gerekiyor sadece. Daha fazla bir şeye asla. Daha fazla çaba, manevi düşünceler, maddi istekler, arzular, arayış hepsini bir kenara bırakmanız gerekiyor. Zaten yaşamış olduğunuz geçmişi, henüz gelmemiş geleceği bir kenara bırakıp bugünde var olmalısınız. Çünkü Şimdi'nin zamanda yeri yoktur. Şimdi sonsuzluğun günümüz dünyasıyla boyutsuz bir çakışmasıdır.

Gelelim Zen'e. Osho, Yunan Zorba ve Buddha Zorba diye iki şey koyuyor ortaya. Biri maddi dünyaya bağımlı, diğeri ise manevi dünyaya bağımlı bir hayat tarzını simgeliyor. Zen ise sadece birlikte olduğu anla kendini var ediyor. Ne inzivaya çekilin diyor, ne de kendinizi dünya işlerinde boğun diyor. Dengede kalın bu ikisinin arasında, her şeyi yaşayın ama kendinizi yaşadıklarınıza kaptırmayın. Kaptırmayın ki, tamamen net bir şekilde bu anı da yaşayabileseniz. Hız mı, zaman mı, çaba mı, arzu mu? Boşverin bunları, bir şey aramayın, bir şey beklemeyin. Bir şey ummayın. Bırakın, hayata bırakın. Kimseye, hiçbir şeye inanmayın. Güvenin, hayatın kendisine güvenin.

Tüm bunları öğrenirken, kitabı atmak istemeniz normal. "Öğreten hayatın kendisiyken, niye hala bunu okuyorum?" diye sormanız normal.

Rubailer - Ömer Hayyam



Ömer Hayyam'ı anlamak bütün bir ömrünüzü yaşayıp en sonunda öldüğünüzde, neden öldüm demek gibi. O derece derin bir felsefede yazan bu insanın nasıl bu kadar kısa cümlelerle insanın içine işlediğini ve bir düşünce uçurumuna sürüklediğini anlamaktan öte hissetmek gerekiyor. Yani Hayyam şarapçı mıydı, gece hayatına çok mu düşkündü demek yerine, boyutlar arası dizelerine bugüne göre de bakabilmeyi bilmek gerek.

Hayyam'ın çok tartışılacak bir tarafı da yok aslında. Rubaileri kendi tasavvufi dünyasında oluşturdu ve İslamiyet'i farklı bir bakış açısında aldı. Hayyam belki de o günlerde İslamiyet'in erdemsel tavırlar içerisindeki değerini ortaya koymaya herkesten önce başlamıştı. İçkisini içerdi ama namazını da kılardı. Neyi nerede yaptığını bilirdi. Bu dünyanın geçiciliğini bir Yunus Emre kadar anlamıştı o da, o yüzden kendi tabiriyle bu 'dünya kerhanesinde,' bir şair ve kul olarak üstüne düşeni yaptı. Yapamadıysa da günahı boynuna.

Peki ne itti Hayyam'ı bu duruma derler hep. Hayyam dünyayı gönlünde yaşardı. Zekiydi, ne bir egosu vardı ne de kul hakkı yemişliği... Bir rivayete göre Hasan Sabbah ile Ömer Hayyam yakın arkadaştırlar. Sabbah'ın gücü elde etme isteğini bilen Hayyam ona şunu der : Bu insanlara bir cennet verebilirsen onları yönetebilirsin!

Bu cümle bile yeterinden fazla anlatıyor Hayyam'ı.
Hepimiz bir cennet uğruna cehennemde yanıyor değil miyiz ?

Yabancı - Albert Camus


Ötekileştirilme, dışlanma değil, bir insanın kendini sosyal normlara karşı soyutlamasını konu alan Albert Camus’nün bu romanı, daha önce neden okumamışım, dedirtti.

Kitap, Meursault adındaki genç kahramanın hayatını nasıl sürdürdüğünü anlatmakla başlıyor. Okumaya başlar başlamaz onun hayata ne kadar nesnel baktığını fark ediyorsunuz. Hatta ilk cümlede bariz bir şekilde belli oluyor: “Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.” Annesine, karşı cinse, arkadaşlarına duyduğu hisler toplumun oluşturduğu sıradan kalıplara uymuyor. Bu kalıplara umursamaz tepkiler vermekler kalmayıp çoğu zaman söyleyecek bir şeyim yok diyip susuyor. Bu tavır zaman zaman okuyucuyu bile çıldırtsa da ben “acaba normal olan o mu? Aslında hiçbirimizin o kadar da söyleyecek şeyleri olmayabilir mi?” diye düşündüm. Ve açıkçası kıskandım. Meursault soğukkanlı davrandığında, sesini çıkarabileceği yerde sustuğunda onu kıskandım. Fakat insanoğlu her ne kadar inkar etse de bir noktadan sonra kendini topluma kanıtlama yolunu seçiyor.

 Albert Camus da işte tam bu noktadan geriye dönen Meursault’nun hayatını akıcı bir dille anlatıyor. Toplumun insanları eylemlerine göre değil fikirlerine göre yargıladığı bir dünyada ‘fikir özgürlüğü’ diye bağırdığımız şeyin nasıl da uygulanmadığının da örneğini veriyor kitabın sonlarına doğru. Bunu yanında yine sonlara doğru dini ve tanrıyı da sorguluyor. Hiç yorulmadan okuduğum bu kitabın son iki sayfasını iki kere okudum. Gerçekleri yüzümüze çarpıyor ve bütün kitabın anlamını net bir şekilde veriyor.

“Fakat herkes bilir ki hayat, yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir.” Yine de yaşıyoruz. Bu zahmet sona erdiğinde ise Meursault da biz de yabancılaşacağız. Tek isteğimiz "daha az yabancılaşmak" olacak.
                

8 Şubat 2013 Cuma

Faust - Goethe


Goethe'ye her zaman hayran olmuşumdur. Gerek çocukluktan beri okumam,gerek yaratıcı yeteneğine bakılırsa edebiyatından Tanrılarından olması, gerekse kullandığı dilin dönemini çağlar sonrasına aktarması... İşte Faust karakter olarak aslında Goethe'nin kendisi, yıllar boyunca süregelen yaşamının izlerinin toplandığı bir kahraman. Çok yüce bir eserin baş adamı. Kitap aslında bir roman olarak gözükse de farklı bir biçim ile, şiirsel bir dil ile (tiyatral olarak) yazılmış bir eser. Belki de bu sayede monologları ve diyalogları çok daha iyi hissedebiliyoruz. Dilin gücünü kıvamında tutuyor ve ruhu sindirerek veriyor.

Eserin Faust'tan sonraki en önemli kahramanı, şeytan yani yazılan adıyla Mephistofeles. Hatta bu iki kahraman da birbirinden ayrı tutulamıyor çünkü sürekli bir çatışma içerisindeler. Bu kahraman aslında Faust'un tüm değişimlerinin sebebi ve Faust'un kısmi anlamda akıl hocası olarak da kabul edilebilir. Faust bir bilim adamı olmasına rağmen inanç-bilim karmaşası etrafında sıkışıp kalıyor. İşte bu noktada Faust'un yazımının uzun yıllar boyunca sürdüğü ve bu süreçte Goethe'nin dinsel inanç anlamında da sürekli bunalımlara girip kendi tasavvufunu yaratması da Mephistofeles'in ortaya çıkışının bir sebebi. Farklı bir açıdan bakarsak Faust da kitapta Tanrı kavramına inanmayan biri ve Mephistofeles aslında Tanrı'nın kötü yanı olarak Faust'u hem Tanrı'ya çağırıyor hem de sonsuz hazzın kötülüğüne itiyor. Mephistofeles çoğu zaman Faust'un bastırılamayan bir güdüsü, yenişemediği iç sesi ve dostu bile olabiliyor. Özellikle Faust'un ölümsüzlük sevdası onu ölümsüz bir aşk yerine bitmeyen çaresizliklerinin devamlılığına sürüklüyor.

Kitapta 3. kişi yani Faust'un aşkı Margarete, Goethe'nin gençlik aşkı, şiirler yazdığı Maria von Wilhelm olarak da değerlendirilebilir. Hatta Goethe'nin Divanı'nda bu karakter doğu etkileriyle Züleyha olarak da geçer. Bu karakter de Faust'u aşkıyla bu dünyada tutmak ister ve Faust'un ilahi çerçevedeki düşüncesinde sonsuzluğa ulaşmasında yardımcı olur. Bir başka tarafı da Goethe ne zaman Mephistofeles ile çatışsa oradan Margarete çıkagelir ve Faust'u bir anda rahatlatır. Faust Mephistopeles'ten ne kadar uzaklaşırsa kendi içindeki aşkı bulur.

Roman hakkındaki bir diğer değerlendirme de şöyle olabilir. Goethe o dönemde İslamiyet'e aşırı derecede meraklanmış ve dinler felsefesi konusunda ilerledikçe Faust karakterini de geliştirmiş. Başka bir bağlamda bakarsak Faust artık Orta Çağ'ın Hristiyanlık anlayışından bıkmış ve kendini dinsizliğe itmiştir. Bu sebepten ötürü de Faust kendi inanç sisteminde bile kendini bir yere koyamamıştır. Yalnızdır, dışlanmıştır. Ama en önemlisi de, Faust bir dine inanmak için asla bir peygamber aramamıştır.

Brave New World - Aldous Huxley

  1984 (George Orwell), Fahrenheit 451 (Ray Bradbury) ve Anthem'ı (Ayn Rand)  okuduktan sonra daha ne kadar farklı distopyalar yazılmış olabilir ki diye düşünmüştüm kendi kendime. Ne de olsa distopya türünden okumuş olduğum bu üç kitap da tıpa tıp aynı olmasalar da birçok ortak noktaları vardı. Fakat bunların hiçbiri beni bu kitaba hazırlayamazdı.

   Kitap, o dönemin üreme biçimini detaylı bir şekilde anlatarak başlıyor. Anne ve baba diye bir kavram yok tabii ki. Hatta birilerinin yanında anne baba dediniz mi domates gibi kızarıyorlar. Evebeynler yerine artık herkes laboratuvar ortamında üretiliyor. Geliştirilen teknoloji ile ise tek bir döllenmiş yumurtadan 100'e yakın bebek oluşturuluyor. Bu bebeklere ise, toplumun kast sistemine göre, gelişimleri boyunca farklı kimyasallar yediriliyor. Böylece güçlü, uzun boylu, zeki bireyler Alfalar, yani kast sisteminin en üstündekiler, meydana geliyor. Daha değişik kimyasallar alan bebekler ise Beta, Gama, Delta ve Epsilon diye gittikçe düşen ve güçsüzleşen bireyler olarak sistemde yerlerini alıyorlar.

  Tabii bu kast sisteminin de çalışması için herkesin işini severek yapması ve alt sınıfların da gıklarını çıkarmamaları lazım. Bunu önlemek için ne yapılıyor peki? Pavlo'nun köpeği modelini temel alarak belli yaşlar arasında, seneler boyunca çocuklar uyurken kasetlerle belli cümleler bilinç altlarına yediriliyor. Örneğin Alfa olacak çocuklar "Epsilonlar güçsüz, ezik fakat toplumumuzun işleyişi için onlara da ihtiyacımız var." mesajını tekrar ve tekrar dinleyerek uyuyor senelerce. Böylece büyüdüğünde bir Epsilon'a sinirlenen bir Alfa'nın zihnine, beyni yıkanmışçasına, hemen bu cümle geliyor ve her şey birden unutuluveriyor.

  Muhtemelen her distopyada olduğu gibi, bu kitapta da mevcut sistemden hoşnut olmayan farklı biri var. Olaylar onun ağzından anlatılamasa da az ya da çok onun çevresinde ve yaptığı şeylerin sonuçları etrafında dönüyor.

  Bugüne kadar okuduğum üç distopyadan beklediğimden daha da farklı olan bu kitabı bir solukta okudum. Beyni yıkanmış insanların düşünceleri ve bu düşünceleri çürütmeye çalışan Shakespeare alıntıları arasında gidip geldikten sonra şöyle bir kendime gelmem gerekti. Kitapta olanlar bizim geleceğimize yakın mı değil mi tartışılır. Fahrenheit 451'in daha yakın bir tasvir olduğunu düşünüyorum ama yine de düşünmeye ve tartışmaya açık bir konu bu.

  Gerçekten bunca zaman sonra, yazarların hayalgüçleri beni hala şaşırtabiliyor.

  Jetgiller çıkmadan otuz sene önce yazılmış bir kitapta da hava ulaşımından bahsedilmesi de bana ayrı bir zevk verdi.

6 Şubat 2013 Çarşamba

Harita ve Topraklar - Michel Houellebecq

Bülent Diken. Hemen kızmayın; bir Fransız yazarın kitabını okuyup bir Türk yazardan bahsedemezsin diyorsunuz. Bülent Diken benim Houellebecq adını duy(oku)mamda vesile oldu; bu yüzden onun adıyla başladım. Nihilizm üzerine yazdığı bir kitapta bir bölümü Houellebecq'e ayırmıştı. Tıpkı kötü bir arkadaş gibi Bülent Diken de kendisi gibi kötü arkadaşlarla tanıştırıyor okurunu.

Diken'in ve sonradan internette kurcaladığım birkaç sitedeki okuyucunun ortak fikri Houellebecq'in eksantrik, mizantropik ve nihilistik bir karakter olduğu yönünde; yani bir yazarı sevimli kılacak tüm gerekli özelliklere sahipmiş. Yazarların tarzları konusundaki takdir kriterlerim Bukowski'nin gölgesinden oluştuğu için en ufak bir benzerlik hissettiğimde o yazara ve antolojisine hücum ediyorum. Houellebecq'i okumadan ama hakkında bir şeyler okuduktan sonra kafamda şöyle bir önfikir oluştu: Tamam işte tam bir Bukowski, hem de Fransız, daha ne olsun ki? Yazarı okumaktansa onunla ilgili fikirleri ciddiye almayacak kadar entelektüel ahlakım olduğundan hemen internetten kitaplarını aradım. Türkçe'ye çevrilmiş kitaplarından sadece "Harita ve Topraklar"ın satışta olduğunu, diğer iki kitabının baskılarının tükendiğini gördüm. Bu iyiye işaret diye düşündüm ve mevcut şartlarda satın alabileceğim tek kitabını, ultra çekici ismine rağmen aldım. Sonuçta bir kindle'ım yoktu;ipad'im vardı ama o da bir kindle değildi. :)

Tahmin edersiniz ki, Harita ve Topraklar'da, internette bahsedilen fenomen yazarın "F"sine rastlamadım; kitabı bitirdikten sonra okuduğum yazılarda yazarın edebi anlamda en olgun ürünü olarak kabul edildiğini gördüm.

Bir Bukowski göremedim ama gerçekten kaliteli bir yazarla tanıştığımı söyleyebilirim. Özellikle beni etkileyen şey Houellebecq'in telaşsız anlatımı oldu. Sizi tam belli bir akışın içine sokmuşken bir anda o akışın içindeki bir ayrıntıyı asıl konuymuş gibi anlatmaya başlıyor. Normalde bu rahatsız edici durum öyle bir yazarlık hüneriyle gerçekleşiyor ki burnunun ucuna havuç sarkıtılmış bir eşek gibi, havuç ne tarafa döndürülürse döndürülsün motivasyonunuz zayıflamıyor.
Kitaptaki karakterlerden ikisi gerçek hayattan; biri Frederic Beigbeder diğeri de Michel Houellebecq, yani yazarın kendisi. Romanın sıkmaya başladığını düşünmeye başladığımda Houellebecq eğlenceli bir alaycılıkla ve son derece iyi tasarlanmış sanatsal bir vahşilikle kendini öldürtüyor. Elbette bir sanatçının hikayesini anlatmakta olan kitap bir cinayet romanına dönüşmüyor ama ilginç bir tempo kazanıyor.

Fazla uzatmayayım, Houellebecq başkalarının fikirleriyle yönlendirilmiş beklentilerimi boşa çıkardı; ama onunla karşılaşmış olmaktan dolayı memnunum. Çevremde Houellebecq okuyan/okumuş birilerinin olmaması da iyi hissettiriyor. Houellebecq sayesinde rahatça şunu söyleyebilirim: Kalabalığın beğenisi tıpkı kalabalık gibidir; kımıl kımıl, gürültülü ve anlamsız.

Oscarverywild       

Yaşlı Adam ve Deniz - Ernest Hemingway

 Hemingway'in romanları hakkında bir sürü yorum duydum. Fakat  nedense ya çok beğeniliyorlardı ya da tam tersi tarzı çok yavaş ve yavan bulunuyordu. Hemingway'i ama ne olursa olsun en azından bir fikir edinmek için okumak istediğimden, bulduğum en kısa kitabıyla başladım.

Kitabın konusu, başlığından da anlaşılacağı gibi, balıkçılık ile geçinen bir kasabada yaşayan yaşlı bir adam hakkında.

Uzun süredir balık tutamadığı için kendini bahtsızlığın kovaladığını savunan adam, her zamanki gibi denize açılıyor. Fakat bu sefer normalde açıldığından daha uzaklara gidiyor ve birkaç saatlik bir bekleyişin ardından bir balık oltasına takılıyor. Takılan balık adamın bulunduğu tekneden daha büyük ve güçlü olduğu için, yaşlı adam ile balık arasındaki çekişme günlerce devam ediyor.

Kitabın sonuna kadar bu balıkla çekişen adam, her ne kadar kendini doğayla özdeşleştirse de ve denize ve yıldızlara kardeşlerim diye hitap etse de, balığı öldürmeyi kafasına takıyor. İlla bu bahtsızlığımı yeneceğim diye kafasına takmış yani.

Kitabın sonunu tabii ki söylemek istemiyorum o yüzden kitabı okumanızı kesinlikle tavsiye ederim. Zaten bir oturuşta rahatlıkla okunabilen bir kitap.

Biraz balık dünyasıyla haşır neşir olduğu için Jules Verne'in 'Denizin Altında Yirmi Bin Fersah'ı gibi bilimsel balık terimleri/isimleri ve onların betimlemelerine girer diye biraz korkmuştum ama Hemingway çok şükür o konulara fazla girmemiş daha çok psikolojik (hatta belki de felsefik bile diyebiliriz) açıdan yaklaşmış olaylara.

Kitabı bitirdiğimde her ne kadar hüzünlenmiş olsam da kesinlikle okunulmaya değer bir kitap. Hemingway'in diğer kitaplarının da artık gözümü korkutmamasını sağlayan bir kitap olmuştur bu.

Kötülük Çiçekleri - Charles Baudelaire

                                                                                                       
Herhalde Charles Baudelaire bu şiirleri yazarken ölmeye de yazıyordu bir yandan. Acılarıyla yüzleşiyordu. Charles'ı kendi dilinden de okusanız, çevirisini de okusanız sizi bambaşka bir ruh alemine götürüyor. Bir ihtilal sırasında içine o kadar kapanıyor ki, bambaşka bir dünya yaratıyor kendine. Şikayeti bile olmuyor bundan, kurtarıyor kendini kanlı çevresinden. Bu dünyanın girişi de belli aslında, ölümü sindirmek gerekiyor ruhlarda. İster istemez her şiir okuyucusu, Baudelaire okuduğu zaman bir adım öne geçer ama bu ruhu tattığı zaman sınıf atlamış olur zevkinde.

Belki de benim yıllar içinde en büyük rehberim olan bir kitap bu. Gerek saf şiirin bir başyapıtı olması gerek metafiziğin inanılmaz harmanıyla Baudelaire dönemini aşıp bugünlere geliyor. Erdoğan Alkan'ın Varlık Yayınları'ndan çıkan 'Kötülük Çiçekleri' çevirisi, Fransızca'dan Türkçe'ye o kadar iyi çeviriler barındırıyor ki sanki Baudelaire yanınızda şiir okuyor gibi geliyor çoğu zaman. Hele tam biri öldüğü zaman içinizde olan o derin sızı, sizi bir anda mezarlıktan geçiyor hissine sokuyor. Daha da derine inmek isterseniz, düşünüyorsunuz acaba kötülük çiçekleri nedir diye. Sadece bir çiçek mi bunlar yoksa daha mı fazlası? Bu çiçekler sadece cehennemin bir parçası gibi geliyor başta ama Baudelaire kendine yasak bir cennet kurmuş oluyor.

En kritik nokta da bu kitapta Baudelaire'in şeytanı övmesi oluyor döneminde. Böyle büyük bir dehanın oradaki vurgusu ne olmuştur tartışılır durulur. Baudelaire aslında o bastıramadığı güdüleri bir nevi cellat kılıyor kendine. Baudelaire şiirin bir peygamberi olarak görülse de, o gün aforoz ediyorlar şiirinden. Eşcinsel yapısı, 'kendini' sürekli günahlara çağırması, Baudelaire'i herkesten eşsiz kılıyor. Hatta fazla eşsiz kılınıyor ki, açılan davalardan sonra onu koyacak bir hücre bile bulunamıyor belli ki. Peki onun günah anlayışı ne diye düşünülüyor insanlar tarafından: Ölen kahramanlar mı yoksa ölen sözcükler mi? Ölen şiirler oluyor sonunda. Hala anlayamıyor belki çoğu insan Baudelaire'i, belki de hissedemediklerinden. Çiçekler nasıl kötü olabilir diyorlar hele ki bu denli. Ancak en sonunda anlaşılıyor, 'Kötülük Çiçekleri', Baudelaire'in ruhunu asil kılıp sonra ondan kopan parçalar bilmecesi.

Her insanda, her zaman, eşzamanlı iki eğilim vardır; Biri Tanrı'ya, öteki Şeytan'a doğru.  
Charles Baudelaire


5 Şubat 2013 Salı

Rengahenk - Can Yücel

"Gün aydındır, gece de gece." diye başlayarak gözlerime bir aşk perdesi indirdi hemencecik. Okudukça, sizi bambaşka bir Türkçe ile karşılıyor. Hatta, bir süre sonra, "rengi, ahengi ben ne sanıyormuşum acaba?" diye sordurtuyor size. Binlerce farklı imgenin tek tek tadını almanızı sağlıyor.

Çizimler ise size bir hayli zaman harcatıyor. Sarhoş ediyor, başka bir yerde uyanma etkisi veriyor. Birden kendinizi kitaptaki çizimlerden birine bakarken, şehrin garip bir köşesinde buluyorsunuz. Bazen kelimelerden oluşan dönerek düşen bir yaprak, gerçek yapraklara taş çıkarıyor. Ya da, "GEBEGİBİDİR / GİBİDEGEBE" okur, okur, okur düşünedurursunuz.

Bazı mısralar da hayatınıza göz kırpar gökyüzbin kere. Bazen de güldürür: "HIYARARŞİ / Hıyar diyorum / Yoo, ben turşuyum diyor."

Bazen de uğraşır, uğraşır doğru imajları bulamazsanız, canlandıramazsınız bir şey, ama yine de keyif verir. "Ruhumtırak bir kedi geçti yanımdan / Ardından da kapkara bir erkek..." İlerinin çoook, ilerinin dünyasından Türkçe'ye derin bir bakış. Modern şiire renk katmak böyle bir şey heralde.

Kimlere ilham vermez ki böyle şiirler, kimleri bu dünyadan alıp götürmez ki.

Dorian Gray'in Portresi - Oscar Wilde

Çoğumuzun az çok bildiği bir hikaye Dorian Gray’inki. Genç, yakışıklı, herkesi kendine hayran bırakan güzelliğe sahip Dorian yaşlanmaktan, çirkinleşmekten korkmaya başlar. Güzelliğini korumayı başarsa da asıl çirkinliği yenemez.” Hangisi daha korkunç : günah çizgileri mi, yaşlılık çizgileri mi?”
Oscar Wilde bu eserinde temel olarak güzellik kavramı üzerinde dursa da her sayfada başka şeylerden de bahsediyor. Dış güzellik iç güzellik gibi sıradan bir çatışmayı ahlakla, sanatla, haz duygusuyla harmanlayıp önümüze koyuyor. Bunun yanında karakterlerine eklediği özellikleri bu kavramlarla eşleştirirken buluyorsunuz kendinizi.

Temel olarak üç karakter göze çarpıyor: güzelliğiyle sınanan, iyiyi de kötüyü de güzeli de çirkini de yaşayan Dorian Gray, ve onun yanında olan iki arkadaşı. İkisi de belli bir noktada hazcı olsa da Dorian’ın portresini yapan Basil Hallward sanatı, vicdanı ve gözlerini gerçek dünyaya kapamış insanları temsil ediyor. Ta ki güzellik yanılgısı onun da sanatını mahvedene kadar. Diğer tarafta ise Lord Henry Wotton duruyor. Hazzın ve acı gerçeklerin temsilcisi. Her konuşmasında kitabın asıl konusunu unutturup onun verdiği cevaplar üzerine gidiyorsunuz. “Mağara adamı gülmesini bilseydi tarih bambaşka bir yol alırdı,” gibi bir çok fikir ortaya atıyor. Verdiği öğütlerle Dorian’ı kendi dünyasına çekiyor. Bu öğütlerden birisi sanat,sanatçı ögelerini de içeren bir konuşmada yer alır. Lord Henry, Dorian’a,hayran kaldığı tiyatrocu Sibyl Vane hakkında tavsiye verir: “ İstersen Ophelia’nın yasını tut. Cordelia’yı boğdular diye başına küller serp. Brabantio’nun kızı öldü diye göklere doğru haykır. Yalnız Sibyl Vane için gözyaşı dökme. O bunlardan daha az gerçek.”
Bahsettiğim gibi her ne kadar hikayeyi duymuş olma ihtimaliniz çok yüksek olsa da bir hikayeden çok daha fazlasını içeren bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. En kısa zamanda filmini izlemeyi düşünsem de fazla bir beklentim yok. 
               
                 
               



Second Glance - Jodi Picoult

  
  Bir Jodi Picoult aşığı olarak kitaba doğal olarak bir ön yargı ile başladım. Yazdığı bütün kitapları sevdiğimden dolayı bu kitaptan da etkileneceğimi düşünerek yatağıma kuruldum. 


  Bu kitabında Picoult, diğer birçok kitabında da olduğu gibi, bir sürü farklı hayatı tek tek ele alarak kitabın sonuna doğru birleştiriyor. Hayatının aşığını bir araba kazasında kaybeden otuzlu yaşlarında bir adam, kseroderma pigmentosumlu (güneş ışığına çıkınca deri hücrelerinin kanser hücrelerine dönebildiği ve hemen deri yanıklarına sebep olan bir deri hastalığı) oğlu olan bekar bir anne, son günlerini huzurevinde geçiren yaşlı bir adam, sıkça hayalet gördüğünden şikayet eden bir kıza sahip başka bir bekar anne ve karısı tarafından terk edilmiş bir polis memurunun hayatlarını kesiştiren bir öykü. 

  Kitaplarını yazarken çok iyi araştırma yapan Picoult bir yandan da 1930'larda başlatılan Vermont Öjenik Projesi'den bahsetmiş. Amerika'da o senelerde bu tarz araştırma ve projelere karşı bir yasa olmadığından bir sürü insan, ortalama bir bireye göre, zeka ya da yetenek açısından daha geriyse ya toplumdan uzaklaştırılmış ya da kısırlaştırılmıştır. Bu projenin tarihine ve insanlar üzerinde bıraktığı etki çok çarpıcı bir şekilde anlatılmış.

  Bu birbirinden farklı renkli karakterlerin geçmişi ve geleceğini ele alan Picoult, aynı zamanda paranormal konulara da çokça yer vermiş bu kitabında. Ruhlar ve öteki dünyadan bahsetmiş olsa da asıl vermek istediği mesajları çok daha farklı olduğu için, normalde bu temaları hiç sevmeyen biri olarak bile bu kitabı beğendim. 

  Belki kitabın tek kusuru için çok fazla konuyu birden ele almış olmasını örnek olarak verebilirim. Özellikle ilk sayfalarda her konuyu başından okura tanıttığı için, her sayfayı çevirişimde 'Daha başka neyden bahsedeceksin?!' tepkisini verdim. Fakat sayfalar ilerledikçe, konuya da hakim olunca bunu da göz ardı ettim.

  Her ne kadar başta biraz yorucu olsa da Jodi Picoult bir kez daha beni kendine aşık etti. Onun tarzını ve seçtiği konulara bakış açısını başka hiçbir yazara değişmem.

  Muhtemelen filme de uyarlanmış olan "My Sister's Keeper" (Kız Kardeşim İçin) kitabıyla bilinen Jodi Picoult'nun diğer eserlerinin de okunmasını tavsiye ederim.

4 Şubat 2013 Pazartesi

Mezbaha No 5 – Kurt Vonnegut

Uzun süredir okumak istediğim yazarın, sevdiğim konulardan biri olan, ikinci dünya savaşı üzerine kurulmuş bir romanı bu. Kitabın başında kısa bir süre hikayeyi anlatmaya nasıl başlayacağından söz ediyor. Daha doğrusu bir arkadaşının evine gidiyor.


Arkadaşı İkinci Dünya Savaşını ve Dresden faciasını atlatan bir gazi. Savaş yıllarından sonra içki içemez hale geliyor. Savaş karşıtı bir eşi var. Hatta kitabın diğer ismi olan Çocuk Haçlı Seferleri’ni (Children’s Crusade) arkadaşının eşinden alıyor. Kadının korkusuna rağmen, kitap tamamiyle satirik bir yönde, savaş karşıtı bir imaj yakalıyor.  

Hikaye ise Billy Pilgrim isimli bir karakter üzerine kurulu. Vonnegut, ikinci dünya savaşını ve Dresden Katliamını yaşamış biri olarak, savaşın anlamsızlığına dair tüm fikirlerini çeşitli yazınsal tür, zaman ve kişiler üzerinden anlatıyor.  

Zaman içinde dengesiz bir duruşu olan Billy Pilgrim, sürekli kendi hayatı içinde farklı zamanlara seyahat ediyor. Gözünü bir süre kapatması dahi bu seyahata sebep olabiliyor, bazen ona bile gerek kalmıyor. Kendi kontrolünün dışında gerçekleşiyor tüm bunlar. Doğumuna, çocukluğuna, ölümüne defalarca seyahat ediyor. Bazen başarılı bir göz doktoru olduğu yıllara gidiyor, bazen yalnızca bir uçak kazasından kurtulmayı başaran biri oluyor, Tralfamadore gezegeninde porno yıldızı Montana Wildhack ile sergilendiklerinde hayvanat bahçesinde sevişirken buluyor kendini bazen de. Fakat en sonunda, tüm kişiliğini oluşturan, belki de bir hikaye anlatabilmesini sağlayan o yıllara gidiyor. İkinci Dünya Savaşında, bir işe yaramayan, cılız, yürümekten aciz bir asker. Kendi silah arkadaşları tarafından dövülüyor, almanlar tarafından esir ediliyor, işçi olarak çalışıyor, balık istifi şeklinde istiflenip seyahat ediyor, Dresden’e aşık oluyor, bombalanışın ardından o cansız şehirde yürüyor, yürüyor, yürüyor; kazıyor ve binlerce ceset buluyor.

“Listen: Billy Pilgrim has come unstuck in time.”  Şu açılış cümlesi, beni kitaba bağladı. Kitabın değil, hikayenin başlangıcıydı, fakat oturduğum yerde daha dik oturmamı sağlamama, kindle’ımı elimde daha sıkı tutmama sebep oldu. Okuduğum en iyi açılıştı diyebilirim. Savaşın bir insanın zihninde neler başarabileceğini tek cümlelik bir özeti gibi. Komik, sert, merak uyandırıcı, çoğu zaman iğrenç bir hikayeye adım attığınızı hissediyorsunuz. Mizahın en karası. Hikayeyi okurken, bu sertliğin farkına varıp bazen Vonnegut için bu kitabı yazmanın bir terapi olduğunu sezdim. Kendisi de bu Dresden faciasının ortasındaydı, roman, çok büyük oranda, kendi tecrübeleri üzerine kurulu.



Hikayeyi okudukça, Vonnegut’ın tüm o kara mizahına, ağır eleştirilerine denk geliyorsunuz. Açıkçası bunları okudukça kitaptan daha çok zevk aldım. O “Öeh…” dedirten paragraflar, çıkarımlar, kelimeler adeta akla kazınıyor. Duygu sömürüsü yapmaktan kurtulabilmesini ki genelde tüm ikinci dünya savaşı yazınları duygu sömürüsü doludur bu cümlelere bağlıyorum.

“At that time, they were teaching that there was absolutely no difference between anybody. They may be teaching that still.” Eğitim sistemlerine, ulus, fikir, yer kavramlarını umursamadan verilmiş en baba ayardır her halde bu.  20. Yüzyılda yazılan bu roman, hala çoğumuzun inandığı, inandırıldığı en büyük yalanlardan birini bulup suratımıza çarpabiliyor. “Hepiniz eşitsiniz!” “Ha siktir oradan…”

“’Get out of the road, you dumb motherfucker’ The last word was still a novelty in the speech of white people in 1944.” Amerikadaki Siyah – Beyaz kavgasını, kelimeler düzeyine indirip çok sadece, çok açık bir şekilde yansıtmış.

             “ ‘Why me?’

‘That is a very Earthling question to ask, Mr. Pilgrim. Why you? Why us for that matter? Why anything? Because this moment simply is. Have you ever seen bugs trapped in amber?’ … ‘Well, here we are, Mr. Pilgrim, trapped in the amber of this moment. There is no why.’”

Şu cümleler bizim şu saçma dünyada her şeyde bir mana aramamızı gayet güzel bir şekilde eleştiriyor. ‘There is no why’ diyerek gayet yeni bir bakış açıyor. Devamında ise, Tralfamadore gezegeninde onlarca şey sorgulanıyor. Dünyada ise bunların hepsi yine bir milisaniyeden çok daha kısa sürüyor. Hiç yokmuş, hiç duyulmamış, hiç fark edilmemiş gibi.

“So it goes.” Şu cümle koca kitap boyunca sizinle beraber geliyor. Hey orada mısın? Der gibi, takip edip etmediğinizi bir şekilde kontrol ediyor. Bir yandan da anlattıklarının anlamsızlığından boşluğundan yakınıyor. Yakındıkça daha çok şey anlatmaya başlıyor. Giderek azalıyor ‘so it goes,’lar. Fakat yine de hep biraz daha kalıyor. Hayatımızda da öyle değil mi? “Nasıl gidiyor hayat?” “Gidiyor işte…” “Eh işte…” Tabii, bu kelimelerin her ölümden sonra gelmesi de, bir şekilde ayrı tesadüf(!) So it goes, hadi geçmiş olsun…

“poo-tee-weet,” ne demek olduğu konusunda iyice düşünün. Kitabı okuyun, bitirin ve düşünün. Üzerinde düşünülmeden kütüphaneye koyacaksanız bu kitabı, hiç okumayın. Üzerine başka şeyler daha okumayacaksanız, merak ettiklerinizi araştırmayacaksanız ki merak edecek onlarca yeni şey veriyor hiç okumayan. Merak edilecek şeyleri anlayamayacaksınız, tüm bunları boş verin. Poo-tee-weet.