Uzun süredir okumak istediğim yazarın, sevdiğim konulardan
biri olan, ikinci dünya savaşı üzerine kurulmuş bir romanı bu. Kitabın başında
kısa bir süre hikayeyi anlatmaya nasıl başlayacağından söz ediyor. Daha doğrusu
bir arkadaşının evine gidiyor.
Arkadaşı İkinci Dünya Savaşını ve Dresden faciasını atlatan
bir gazi. Savaş yıllarından sonra içki içemez hale geliyor. Savaş karşıtı bir
eşi var. Hatta kitabın diğer ismi olan Çocuk Haçlı Seferleri’ni (Children’s
Crusade) arkadaşının eşinden alıyor. Kadının korkusuna rağmen, kitap tamamiyle
satirik bir yönde, savaş karşıtı bir imaj yakalıyor.
Hikaye ise Billy Pilgrim isimli bir karakter üzerine kurulu.
Vonnegut, ikinci dünya savaşını ve Dresden Katliamını yaşamış biri olarak,
savaşın anlamsızlığına dair tüm fikirlerini çeşitli yazınsal tür, zaman ve
kişiler üzerinden anlatıyor.
Zaman içinde dengesiz bir duruşu olan Billy Pilgrim, sürekli
kendi hayatı içinde farklı zamanlara seyahat ediyor. Gözünü bir süre kapatması
dahi bu seyahata sebep olabiliyor, bazen ona bile gerek kalmıyor. Kendi
kontrolünün dışında gerçekleşiyor tüm bunlar. Doğumuna, çocukluğuna, ölümüne
defalarca seyahat ediyor. Bazen başarılı bir göz doktoru olduğu yıllara
gidiyor, bazen yalnızca bir uçak kazasından kurtulmayı başaran biri oluyor,
Tralfamadore gezegeninde porno yıldızı Montana Wildhack ile sergilendiklerinde
hayvanat bahçesinde sevişirken buluyor kendini bazen de. Fakat en sonunda, tüm
kişiliğini oluşturan, belki de bir hikaye anlatabilmesini sağlayan o yıllara
gidiyor. İkinci Dünya Savaşında, bir işe yaramayan, cılız, yürümekten aciz bir
asker. Kendi silah arkadaşları tarafından dövülüyor, almanlar tarafından esir
ediliyor, işçi olarak çalışıyor, balık istifi şeklinde istiflenip seyahat
ediyor, Dresden’e aşık oluyor, bombalanışın ardından o cansız şehirde yürüyor,
yürüyor, yürüyor; kazıyor ve binlerce ceset buluyor.
“Listen: Billy Pilgrim has come unstuck in time.” Şu açılış cümlesi, beni kitaba bağladı.
Kitabın değil, hikayenin başlangıcıydı, fakat oturduğum yerde daha dik oturmamı
sağlamama, kindle’ımı elimde daha sıkı tutmama sebep oldu. Okuduğum en iyi
açılıştı diyebilirim. Savaşın bir insanın zihninde neler başarabileceğini tek
cümlelik bir özeti gibi. Komik, sert, merak uyandırıcı, çoğu zaman iğrenç bir
hikayeye adım attığınızı hissediyorsunuz. Mizahın en karası. Hikayeyi okurken,
bu sertliğin farkına varıp bazen Vonnegut için bu kitabı yazmanın bir terapi
olduğunu sezdim. Kendisi de bu Dresden faciasının ortasındaydı, roman, çok
büyük oranda, kendi tecrübeleri üzerine kurulu.
Hikayeyi okudukça, Vonnegut’ın tüm o kara mizahına, ağır
eleştirilerine denk geliyorsunuz. Açıkçası bunları okudukça kitaptan daha çok
zevk aldım. O “Öeh…” dedirten paragraflar, çıkarımlar, kelimeler adeta akla
kazınıyor. Duygu sömürüsü yapmaktan kurtulabilmesini ki genelde tüm ikinci
dünya savaşı yazınları duygu sömürüsü doludur bu cümlelere bağlıyorum.
“At that time, they were teaching that there was absolutely
no difference between anybody. They may be teaching that still.” Eğitim
sistemlerine, ulus, fikir, yer kavramlarını umursamadan verilmiş en baba
ayardır her halde bu. 20. Yüzyılda
yazılan bu roman, hala çoğumuzun inandığı, inandırıldığı en büyük yalanlardan
birini bulup suratımıza çarpabiliyor. “Hepiniz eşitsiniz!” “Ha siktir oradan…”
“’Get out of the road, you dumb motherfucker’ The last word
was still a novelty in the speech of white people in 1944.” Amerikadaki Siyah –
Beyaz kavgasını, kelimeler düzeyine indirip çok sadece, çok açık bir şekilde
yansıtmış.
“ ‘Why me?’
‘That is a very Earthling question to ask, Mr. Pilgrim.
Why you? Why us for that matter? Why anything? Because this moment simply is. Have you ever seen bugs trapped in
amber?’ … ‘Well, here we are, Mr. Pilgrim, trapped in the amber of this moment.
There is no why.’”
Şu cümleler bizim şu saçma dünyada her şeyde bir mana
aramamızı gayet güzel bir şekilde eleştiriyor. ‘There is no why’ diyerek gayet
yeni bir bakış açıyor. Devamında ise, Tralfamadore gezegeninde onlarca şey
sorgulanıyor. Dünyada ise bunların hepsi yine bir milisaniyeden çok daha kısa
sürüyor. Hiç yokmuş, hiç duyulmamış, hiç fark edilmemiş gibi.
“So it goes.” Şu cümle koca kitap boyunca sizinle beraber
geliyor. Hey orada mısın? Der gibi, takip edip etmediğinizi bir şekilde kontrol
ediyor. Bir yandan da anlattıklarının anlamsızlığından boşluğundan yakınıyor.
Yakındıkça daha çok şey anlatmaya başlıyor. Giderek azalıyor ‘so it goes,’lar.
Fakat yine de hep biraz daha kalıyor. Hayatımızda da öyle değil mi? “Nasıl
gidiyor hayat?” “Gidiyor işte…” “Eh işte…” Tabii, bu kelimelerin her ölümden
sonra gelmesi de, bir şekilde ayrı tesadüf(!) So it goes, hadi geçmiş olsun…
“poo-tee-weet,” ne demek olduğu konusunda iyice düşünün. Kitabı
okuyun, bitirin ve düşünün. Üzerinde düşünülmeden kütüphaneye koyacaksanız bu
kitabı, hiç okumayın. Üzerine başka şeyler daha okumayacaksanız, merak
ettiklerinizi araştırmayacaksanız ki merak edecek onlarca yeni şey veriyor hiç
okumayan. Merak edilecek şeyleri anlayamayacaksınız, tüm bunları boş verin.
Poo-tee-weet.