Kitabı okurken,
sürekli kör olmaktan korktum. Bu beyaz körlükten fazlasıyla korktum. Ama merak
etmedim de değil. Sonumun siyah gözlüklü kızınkine benzemesinden de korktum
ayrıca.
"I am only
passing through," bence bu kitabın özeti. Neden görmenin de, görmemenin de
bu kadar basit olduğunu hatırlatıyor. "Only passing through"
Ayrıca, kitap
düşünülenin aksine körlük hakkında değil. Bir çift gözün yalnızlığı hakkında.
Tüm göremeyenlerin arasında işe yaramayan ve her gün giderek daha çok kör olan
bir çift göz hakkında. O gözlerden geçenler hakkında.
Kitabı okurken, bir
süre sonra, artık herhangi bir şeyi gerçekleştirmenin pek de günümüz mantığına
sığmadığını anlıyorsunuz. Bir kitap sizi her beyazdan korkutabiliyor. Size
binlerce görüntü sunuyor, binlerce düşünce, binlerce gerçek, görmediğiniz
binlerce gerçek. "Panic is much faster than the legs which carry
it," derken size gerçek paniği
hissettiriyor. Kitap boyunca bu gerçekliği yaşıyorsunuz. Kör olmaktan
korkuyorsunuz. Bir anda yeşil ışık yerine beyaz bir dünya gören ilk kör
adamdan, gökyüzüne bakınca bir an sıranın kendisine geldiğini sanan o son çift
göze kadar. Size yaşanan iğrençliği tüm gücüyle yaşatıyor.
Gözü bağlanmış
heykeller ise bambaşka bir konu. Çok kısa geçiyor, fakat bana kalırsa en vurucu
görüntülerden birtanesi. "Images see with the eyes of those who see
them." O son çift gözün yalnızlığı, geri kalan o tüm sanatın gereksizliği,
aynı zamanda da umudu. "The fairest and most radically human, coming here
to declare that ultimately, God does not deserve to see." Bu alıntıya
bayıldım özellikle. Terk edilmişliklerini, insan olmaktan çıktılarını. Tanrının
bir zamanlar yarattığı insan olmaktan çıktıklarını çok net bir şekilde
söylemiş.
Filmini
de bir an önce izlemek istiyorum.
ayrıca bakılması gereken: http://www.gradesaver.com/blindness/study-guide/section1/