Öyle kahve ve çikolata ile okunacak kitaplardan değil bu. Yeşil çayınızdan çok faha fazlasını hak ediyor. Öyle keyif kitabı falan da değil. Yanlış anlamayın sakın internet hep güzel şeylere tanık olacak değil. Bu uzun soluklu hikayeyi elinizde biranız yanında da tuzlu fıstığınızla karşılayacaksınız. Zorlu bir yolculuk olacak zira. Öyle aşk serüvenleri falan da yok. Çok net, düz fakat düzlüğü ve netliği onu nasıl keskin kılıyor! Peşinen söylemesi!
İnanılmaz bir önyargıyla başladım. "Dizüstü Edebiyat"ı henüz kitaplarını okumadan sosyal medya gibi özgür bir alanı rant malzemesi olarak kullanmaya başlamakla suçluyordum. Fakat Fetih Naci ile yıktığım Türk Edebiyatı önyargılarıma, bir de bunu ekledim. Daha hikayeden önceki angutyus'un elinden yazılmış kısa girişe tav oldum. Hatta içimden bir ses, "sen Türkiye'nin Jack Kerouc'ını mı keşfettin acaba?" diyordu.
Dediğim gibi öyle keyif kitabı değil. Deli bir hayat hikayesi var kitapta. Sessiz sakin başlıyor, ufak bir bozkırda. Masum duygulardan başka hiçbir şey yok. Angutyus tekrar bir çocuk olmayı başarmış. Fakat hızlı büyüyor. Kendini bir anda o dramın ortasında buluyor. Yapbozun bir tarafı "ankara", diğer tarafı ANKARA. Gördüklerini henüz aşina olmadığı bu yapboza güzelce yerleştirmeyi biliyor. Her ne kadar ileride değişecek olsa da hayat görüşü yavaş yavaş oluşuyor. İşin güzel tarafı, sadece bir yapbozun mekanikliği yok. Angutyus tespitlerini hakiki bir dünyadan aldığını kanıtlıyor. Hissediyorsun, ne demek istediğini hissediyorsun. Bugün orada burada entelektüel seminerlere katılan çoğu yazarın yapamadığını Angutyus bileğinin hakkıyla yapıyor.
Kimi zaman bu duygu o kadar yoğunlaşıyor ki, örneğin bilhassa 41. sayfada, biraz daha yazsa ağlatacak o denli gerçekçi. Özellikle o konuya da biraz aşinaysanız, zorlanacağınız cümleler var.
Nedir bu kadınları koruma içgüdüsüyle evlat denilen hayırsıza bağlayan?
Okuyan herkesin ortak görüşüdür, öyle bir cümle var ki 1000 yıllık Anadolu-Türk kültürünün o asıl sorununu göbeğinden kavramıştır. Bu kadar uzun süredir beceremediğimiz ve bence uzunca bir süre de beceremeyeceğiz bir yetiden bahsediyor angutyus. Birliktelik:
Kitap günümüz kolay okunur kitaplarından farklı. Hiç ara yok. Olmaması da normal, araya ihtiyacı yok. Normalde kitapları okunur kılan, yazarın beceriksizliğini veya mekan değişimlerini daha kolaylaştırmak için kullanılan bu aralardan kitapta eser yok. Angutyus yazdığı bu uzun metrajlı hikayeyi çok rahat okutuyor bize, böyle akıcılık günümüz edebiyatında zor rastlanır bir şey.Bu ülkenin insanından utanan yavşaklar bittiğinde, bu ülke daha yaşanır olacak.
Ktiabın bir diğer güzelliğiyle her konuya değinilmiş, her şeyden bir tat alınmış. Hayatın tam içinden, tam olması gerektiği gibi. Biz olmanın ne demek olduğunu anlatmış, biz'in nerede başladığını, nasıl başladığını kendi tecrübeleriyle anlatmış. Kendi cemiyetinin ben'inde yaşayanlara güzel bir selam çakmış. Yetmemiş, sınıf ilişkilerine de değinmiş. Ankara'da ekmek elden su gölden olan hayatını hiçbir zorluk üzerine kurmayan insanların sembol edindiği orak ile çekicede çakıyor. O da yetmemiş, zamane ergenlerinin şiirlerine konu edindiği güz romantizminin içine tükürüyor.
Bunları bütün hayatını şekirde şehir merkezinin kaldırımlarında sürtenlerin bilemeyeceğini de tahmin ediyor ki uzun uzun anlatıyor neden bahsettiğini. Ama onunla beraber bizde hayatında ilerliyoruz. Adana'da yaşadığı boşluğu biz de yaşıyoruz. Alanya'da amcasını onunla beraber siklemiyoruz. Biz de onunla beraber kız tavlıyoruz. Mis gibi taktikleri alıyoruz abimizden, kızların bamtellerini öğreniyoruz. Eylül hatunlarını öğreniyoruz. Bunlar türlü tecrübenin sonucu tabii, bir kerede olmayacak işler biliyoruz. Ama biliyoruz ki "O talih kuşunu bulup yatırıp sikicem," diyor angutyus.Orak talihin sapını kesmek, söküp almaya yarar sadece.Sikeyim ben güz günlerinin ağır romantizmini.
Askerliğe gidince de kısacık anlatıyor anılarını fakat, şehitlerin kimlerden çıktığının altını çiziyor. Toplumdaki ötekilerinin gittiği cennetten bahsediyor.
"Sikeni bol bir orospu gibidir İstanbul." İstanbul hakkında daha doğru ne söylenebilir bilemiyorum. Tüm o yollar, insanlar, bu metafora hizmet eden ufak detaylar şu anda.
Kitabın en sonunda da İsveçli hatunun yanından ayrılıp Sara Jane'den de tekmeyi yiyoruz ama olsun, yuvarlanacak yeni bir istikamet çıkıyor. Hayatın bize öğreteceği şeyler var demek ki. Ben henüz bu kadarına erişebildim. Son zamanlarda okuduğum en akıcı hikayelerden olması bir kenara dursun, böyle de bizden bir hikaye, gerçek bir hikaye zor bulunur cinsten. Okuyun, hissedin.
Dipnot: Dizüstü Edebiyat'a böyle bir kitap bastıkları için teşekkürler, fakat kitapta inanılmaz baskı ve yazım hataları bulunmaktadır. (6. Baskı) Tekrar gözden geçirildiğinde daha da harika olacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder