23 Mart 2013 Cumartesi

The Wall - Jean-Paul Sartre

Okumaya başlarken korktuğum gibi, anlatmaya başlarken de korkuyorum. Boyumdan büyük bir şey yapıyormuş gibi hissediyorum. Fakat yanıma Depeche Mode şarkıları alıp notlarımı tekrar okuduktan sonra notlarımı yazmaya cesaret edebildim.

Kitap 5 farklı hikayeden oluşuyor. Farklı olduğunu sadece okumadan önce iddia edebileceğiniz 5 hikaye. İlki, duvar, tamamen kişisel bir tepki. İspanya İç Savaş'ına karşı verilen bu tepki, İspanya'da faşizmin yükseldiği döneme denk geliyor, ki Sartre da bir hayli umutsuz bu konuda. Anlatıcı ise Pablo, tamamen onun gözlerinden görüyoruz her şeyi. Sadece o isterse herhangi bir bilgi paylaşıyor. Bilinç akışı tekniğini görüyoruz fakat hikaye bilinç akışı olamayacak kadar güzel ve canlı resmedilmiş. Hikaye ise, en sonunda, hiç düşünemeyeceğeniz bir yerde sizi bırakıyor. Kalıyorsunuz öyle. Ölüm hakkında çok net bir tavrı var hikayenin: Gelecek ve Bilmeyeceksiniz. Hatta abartıp en güzel yanının bu olduğunu iddia edecek belki. Ölmekten korkmayan ve kendini feda etmeye hazır birisinin son ana kadar beklemesi ve sonunda bazı şeylerden kurtulup başka şeyler tarafından öldürülmesi... Bir damla ter çenenizden düşüveriyor hikayenin bitmesiyle.

Bir diğer hikaye ise "The Room." Çok değerli. Kitapta okurken en çok keyif aldığım hikaye heralde. Bağımlılığın son evrelerinde, aynı anda hem kendi uydurduğu yalana inanan hem de kimsenin görmeyi bile düşünemeyeceği bir gerçeğe inanma cesaretine sahip bir kadın söz konusu. Odadaki kokuları, sesleri, saldırıları çok net hissediyorsunuz. Belki de bu bölümü böyle çok sevmemin sebebi, odanın kendine haslığıdır.

Erostratus ise bu kitabı alma ve okuma sebebimdi. Sırf bu hikayeyi merak ettiğim için aldım. İşini kaybettikten sonra aşağıya bakıp insanları görüyor. Bir gün kendisinin de patlayıp her şeyi aydınlatacağını düşünüyor. Kendini bir anda tüm insanlıktan üstün görüyor, onun bu kadar üstün olduğunu anladıklarında onu nasıl öldüreceklerini düşünüyor. Sıradışı. Hümanizme yapılan en büyük eleştiridir bence bu. Hümanizmi eleştiren birinin hümanizmi karşı duruşunun ve bu karşı duruşun oluşturduğu planları gerçekleştirememesinin hikayesi. Aydınlanma ile gelen fikirin üstünlüğüyle, herhangi bir sistemi ya da akımı yine o akımın silahlarını kullanarak yıkmak zorunda kaldık ve haliyle bunun mümkün olamayacağını anladık. Yavaş yavaş inkar sesleri azaldı ve daha rahat hissetmeye başladık. Fakat Erostratus'ta kişi başarısızlığını Hümanizme atfediyor.

Intimacy ise bir kadının iç karakterleri arasındaki geçiş üzerine kurulu. Ne olduğundan emin olamayan, daha doğrusu emin olmaktan korkan bir kadının hikayesi. İlişkiler ağında bir görünüp bir kaybolan büyünün geçiş anına denk gelmiş bir hikaye.

4 yaşından başlayıp Freudyen bir bakış açısıyla hayatı irdelenen Lucien'in hikayesinin adı ise "A Childhood of a Leader." Yine ne olduğunu tam olarak anlayamamış, ne olması gerektiğini bilmeyen hatta bu kargaşa içinde yaşamaya alışabilmiş birinin hikayesi. Burjuva bir aileden, homoseksüel bir aşka ve oradan da Faşist silahlı bir bireye.

Garip ve bu yüzden de etkileyici hikayeler. Hiçbir hikayede yalnız kalmıyorsunuz, fakat yine de hikayelerden kimse sizin yanınızda yolculuğa devam etmek istemiyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder