22 Haziran 2013 Cumartesi

Utanmaz Adam - Hüseyin Rahmi Gürpınar

Öncelikle merhabalar, uzun bir süre, doğru düzgün kitap okuyamamam sebebiyle, bu kılıfsız mecrayı sahipsiz bıraktım. Sağ olsunlar, diğer arkadaşlarım da benim yokluğumdan istifade etmeye çalışmamışlar; sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. Neyse, tatilin getirdiği rahatlıkla bendeniz günlerce tembellik yaptıktan sonra kolları sıvayıp tekrar başlama kararı aldım.

Tüm bunlar olurken, reddedilemeyecek güzellikte bir teklif aldım. "Fetih Naci'nin Yüzyılın 100 Türk Romanı listesindeki kitaplara başlamaya ne dersin?"(liste) Teklifi kabul eder etmez okumaya başladım ve şu an karşınıza listedeki ilk kitapla geldim. 

Hüseyin Rahmi Gürpınar, Türk Edebiyatının en renkli isimlerinden biri şüphesiz. Heybeliada'daki heyecanlı günlerinden bahis açacak değilim, fakat dönemindeki yeni doğan fikirleri takip etmesi, edebilmesi ve bunları cesaretle yansıtmak istemesi çok büyük yetenek. Ne yazık ki, hikayesine bu fikirlerinden az güvenmesi beni üzdü. Kitap ilerledikçe, hikayenin yerini uzun konuşmalar aldı. Uzun konuşmalar hikayeye bir şeyler kazandırmaksa, karakterlerin bahtlarını değiştirmektense yazara hizmet ediyor. Koca sene akademik makale okumaktan sıkılmış biri olarak, hikaye içinde verilemeyen fikir bana nedense çok itici geldi. Nuri Bilge Ceylan'ın filmi çekmek yerine çıkıp yarım saat kamera karşısında niye bunları yapmak istediğini düşünün. Hangisi daha etkili olurdu? 

Tüm bu hikaye içinde yoğurulmuş fikir bahsini geçersek, diğer önemli husus ise okuma arzusudur. Bir insanı daha çok okumaya iten ve daha çok yazmasını sağlayan asıl mesele arzudur. Her ne kadar çoğu kişi ilham gibi bunu da çaresiz romantiklerin bir safsatası saysa da; sevginin, arzunun girmediği her işi çöp olarak değerlendirmekle yükümlüyüm. Bu kitap eğer fazlaca etki altında kalırsanız sizi kendisinden soğutup kanser olmanıza sebep olabilir. Kitap kanseri denir buna; yayılır, yayılır, yayılır, ardından da tüm kitap algınızı kapsayan bir iğrenme duygusuna sebep olur. Böyle kitapların ortak özelliği yazarın her zaman başınızda baba gibi bekleyip "Bak evladım, şuradan gideceksin," "Evet, aynen benim benim gibi düşüneceksin," "Bak ben ne güzel yorumlamışım, değil mi?" gibi diretmeleridir. Ne yazık ki bu kitapta bundan çokça var. 

Benim bu kişisel değerlendirmelerimin dışında, kitaba belli bakış açılarıyla da yaklaşmak istiyorum.

Maslow Olsa Ne Derdi?
Kitap boyunca aklımdan çıkmayan bu soruya bulduğum karşılık, "Bu Avnussalah neyin nesi böyle?" diye sorardı heralde oldu. İstanbul'un bir köşesinde hayatta kalma mücadelesi veren bu adam, ne idüğü belirsiz bu adam, belli ki tüm sosyal tabakaların dışında kalıyor. Tüm bunları kapsayan fakat hiçbirinden olmayan bu adam kitap boyunca şekilden şekile giriyor. Yeri gelince kedi eti yiyecek kadar çulsuz, yeri gelince de önüne sunulan havyarla tok gözlülük taslayacak bir çok görmüş çok geçirmiş. Her geçen sayfa da kimdir bu Salah, ne yapar, gazeteci midir, yazar mıdır, feylesof mudur, yoksa modern dolandırıcıların atası mıdır? Bilemedim. Büyük ihtimalle de anlayamayacağım. İşin üzücü tarafı, kısa süreli karakterler dışında, tüm karakterler bu ayarda. Yazarın eline bırakıldıkça karakterler bozuluyor ve doğallıklarını yitiriyor. 

Göstergebilim
Kitaptaki fikirler kesinlikle sonuna kadar arkasında durduğum ve benim fikirlerimi belki de en iyi şekilde anlatan cümlelerle yazılmış. Fakat, üzülerek söylüyorum ki, kitap bir yerden sonra "Salaklar için Modern Felsefe" kitabına dönüşmüş. Yazarı yazar yapan en büyük özellik dünyayı okuyabilmesidir ve okuduğunu yansıtabilmektir. Yazar, hiçbir taraf olmadan, okuduklarını yansıtarak yeni bir dünya yaratır. Bu dünyada taraflar var olamaz, tıpkı gerçek dünya gibi. Yalnızca bir'in farklı yorumları var olur. Bu yorumlar okurun süreçte aldığı yere göre değişir ve, tam da bu yüzden, bana kalırsa yazar bu yere dokunmamalıdır. 

Ayrıca, Gürpınar bu kitap bir yazardan çok bir yazman olmuştur. Kitabın sonlarına gittikçe niye bir politikacı olduğunu daha da iyi kavrıyorsunuz. Yalnızca politikacılar ve öğretmenler diyaloglardansa tek bir kişinin uzunca konuşmasını yeğler. Dilin görevi kitap boyunca dikte etmektir, kalıba sokmaktır; her ne kadar sokulan kalıp bir kalıpsızlık teması olsa da.

Herhangi Bir Sosyolog
Kitabı okuyan herhangi bir sosyoloğun ilk şaşkınlığı, her halde, toplumsal olayların nasıl da değişmeden günümüze kadar aktarılabildiğine olacaktır. Gürpınar'ın döneminde kim ne yaptı bilemiyorum, fakat kitaptaki eleştirilerin iğneleri adeta bugünün Türkiye'sini hedef almaktadır. Büyük eserler veyahut büyük fikirler kendilerini sonsuzluklarıyla kanıtlar, bilirsiniz. Utanmaz Adam, içinde barındırdığı fikirler ve türlü toplumsal eleştirilerle günümüz dünyasını çoğu insanın cesaret edemediğinden çok daha sert bir biçimde eleştirmektedir. 
Biz ne kadar siziz, siz ne kadar bizsiniz. (Gürpınar 1997: 349)
Sansür gazetelere yazdırmaz, hafiyeler halkı dertleşmeye bırakmaz, hükümetin her fenalığı gizli hastalıklar gibi örtülü geçer, Türkler burunlarının dibinde olan biten felaket haberlerini Avrupa gazetelerinden öğrenebilirlerdi. (359)
Yazarın bir yerde de, sıradan hırsızların küçük işlerle uğraştıklarını, asıl büyük hırsızların zenginler olduğunu ve bunu türlü modern aracı insanlara yutturarak yaptıklarını söyler.

J. Derrida
Bir keresinde Derrida'nın ötekiler üzerine yazdığı bir şey okumuştum. Ötekilerin ütopik şehirleri olur, her şeyin tıkırında olduğu, havanın bile kendi emellerine hizmet ettiği bir dünyadır bu. Derrida çok sert eleştirir bunu, her 'ideal'i eleştirdiği gibi. Metafiziğin yersizliğini ve Batı'yı oluşturan yüzsüzlüğü tartışırken, bence bu kitabı da görse boş geçmezdi.

"What if someone came along who changed not the way you think about everything, but everything about the way you think?" diye sorardı Avnussalah'a ve iki saz arkadaşına ve elebaşları Gürpınar'a. 


Gürpınar'ın yazdığı fikirler her zaman zihnimin yapıtaşları olsa da, fikirleri değişince elinde bir şey kalmayacak insanlara bir türlü alışamadım. Alışmamak da lazım. Gürpınar kitap boyunca konu hakkında elinde olan her şeyi sofraya sermiştir, fakat kendisinden çok az şey - belki de hiçbir şey - katarak. 

23 Mart 2013 Cumartesi

The Wall - Jean-Paul Sartre

Okumaya başlarken korktuğum gibi, anlatmaya başlarken de korkuyorum. Boyumdan büyük bir şey yapıyormuş gibi hissediyorum. Fakat yanıma Depeche Mode şarkıları alıp notlarımı tekrar okuduktan sonra notlarımı yazmaya cesaret edebildim.

Kitap 5 farklı hikayeden oluşuyor. Farklı olduğunu sadece okumadan önce iddia edebileceğiniz 5 hikaye. İlki, duvar, tamamen kişisel bir tepki. İspanya İç Savaş'ına karşı verilen bu tepki, İspanya'da faşizmin yükseldiği döneme denk geliyor, ki Sartre da bir hayli umutsuz bu konuda. Anlatıcı ise Pablo, tamamen onun gözlerinden görüyoruz her şeyi. Sadece o isterse herhangi bir bilgi paylaşıyor. Bilinç akışı tekniğini görüyoruz fakat hikaye bilinç akışı olamayacak kadar güzel ve canlı resmedilmiş. Hikaye ise, en sonunda, hiç düşünemeyeceğeniz bir yerde sizi bırakıyor. Kalıyorsunuz öyle. Ölüm hakkında çok net bir tavrı var hikayenin: Gelecek ve Bilmeyeceksiniz. Hatta abartıp en güzel yanının bu olduğunu iddia edecek belki. Ölmekten korkmayan ve kendini feda etmeye hazır birisinin son ana kadar beklemesi ve sonunda bazı şeylerden kurtulup başka şeyler tarafından öldürülmesi... Bir damla ter çenenizden düşüveriyor hikayenin bitmesiyle.

Bir diğer hikaye ise "The Room." Çok değerli. Kitapta okurken en çok keyif aldığım hikaye heralde. Bağımlılığın son evrelerinde, aynı anda hem kendi uydurduğu yalana inanan hem de kimsenin görmeyi bile düşünemeyeceği bir gerçeğe inanma cesaretine sahip bir kadın söz konusu. Odadaki kokuları, sesleri, saldırıları çok net hissediyorsunuz. Belki de bu bölümü böyle çok sevmemin sebebi, odanın kendine haslığıdır.

Erostratus ise bu kitabı alma ve okuma sebebimdi. Sırf bu hikayeyi merak ettiğim için aldım. İşini kaybettikten sonra aşağıya bakıp insanları görüyor. Bir gün kendisinin de patlayıp her şeyi aydınlatacağını düşünüyor. Kendini bir anda tüm insanlıktan üstün görüyor, onun bu kadar üstün olduğunu anladıklarında onu nasıl öldüreceklerini düşünüyor. Sıradışı. Hümanizme yapılan en büyük eleştiridir bence bu. Hümanizmi eleştiren birinin hümanizmi karşı duruşunun ve bu karşı duruşun oluşturduğu planları gerçekleştirememesinin hikayesi. Aydınlanma ile gelen fikirin üstünlüğüyle, herhangi bir sistemi ya da akımı yine o akımın silahlarını kullanarak yıkmak zorunda kaldık ve haliyle bunun mümkün olamayacağını anladık. Yavaş yavaş inkar sesleri azaldı ve daha rahat hissetmeye başladık. Fakat Erostratus'ta kişi başarısızlığını Hümanizme atfediyor.

Intimacy ise bir kadının iç karakterleri arasındaki geçiş üzerine kurulu. Ne olduğundan emin olamayan, daha doğrusu emin olmaktan korkan bir kadının hikayesi. İlişkiler ağında bir görünüp bir kaybolan büyünün geçiş anına denk gelmiş bir hikaye.

4 yaşından başlayıp Freudyen bir bakış açısıyla hayatı irdelenen Lucien'in hikayesinin adı ise "A Childhood of a Leader." Yine ne olduğunu tam olarak anlayamamış, ne olması gerektiğini bilmeyen hatta bu kargaşa içinde yaşamaya alışabilmiş birinin hikayesi. Burjuva bir aileden, homoseksüel bir aşka ve oradan da Faşist silahlı bir bireye.

Garip ve bu yüzden de etkileyici hikayeler. Hiçbir hikayede yalnız kalmıyorsunuz, fakat yine de hikayelerden kimse sizin yanınızda yolculuğa devam etmek istemiyor.

17 Şubat 2013 Pazar

Öteki: Bir Peterburg Şiiri - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Uzun süredir Dostoyevski okumamıştım, o yüzden Öteki'yi görünce hemen atladım. Kitaba ulaşmam ise Freud üzerinden oldu. Freud bir yerde şöyle demiş: "Şizofreninin tanımını yeniden yapmışsın Dostoyevskicim..." Bunu görünce durur muyum tabii, hemen okudum.

Gelelim kitabımıza, kitap 9. dereceden Golyadkin isimli bir memurun etrafında dönüyor. Kendinizi hazırlayın, tüm Rus edebiyatının, bana en sinir bozucu gelen tarafı işte bu: isimler. Türkçe uzun bir monolog okuduktan sonra aniden karşınıza çıkan Rusça bir kelime... Neyse, bu memurumuzun hayatı bitme eşiğinde, ölmek üzere, bitmek üzere, yok olmak üzere. Bunu sağlayan ise kendinin insanlara çok daha fazla yağ çeken versiyonun gelmiş olması. Onu sürekli görüyor, sinirleniyor, ondan kaçıyor, fakat yine de tam olarak beceremiyor. İşte kurgu tam olarak burada başlıyor ve yine buradan çıkmadan bitiyor.

Kitap ayrıca, bürokrasinin aslında nasıl işlediğini gösteriyor. Bugün hepimizin sıkça rastladığımız torpil, ağza bal çalma, patronunun gönlünü hoş tutma, öğretmenin peşinden ayrılmama bir daha bir daha resmediliyor. Şerefli ve namuslu bir memur olan kahramanımız asıl Golyadkin ne yazık ki bu sistemin adamı olmadığını bir türlü anlayamıyor. Aklına gelen şeyleri sürekli tartıyor, sürekli bir çözüm, çıkış yolu arıyor. Fakat ihtiyacı olan tek şeyin sadece patavatsızlık, düşüncesizlik olduğunu fark edemiyor. Bugün, yine, kimse patavatsızlığa ihtiyaç duymuyor. İnsan ruhunun en cesur, en açıksözlü, en müstesna parçasını bir kaç gram etik için yırtıp atıyoruz.

Anlatıcının konumu ise pek alışıldık bir şey değil, fakat size hikayenin bir çok katmandan sunulmasını sağlıyor. Bu anlatım 3. tekil şahsın yaptığı bir anlatım fakat sadece kahramanımız Golyadkin ve onun gözlemleri üzerine odaklanmış. Sanki bu üçüncü şahıs hikayenin içine kahramanımız Golyadkin tarafından çekilmiş ve bütün bir hikayeyi onunla yaşamış gibi. Daha sonra da tüm bunları bir monologunda anlatıyor. Sadece bir kişinin peşinden süreklendiği için ve süreklendiği kişi de mental bir hasta olduğu için anlatıcının kendisi de güvenilemez bir kaynak. Kitap boyunca anlatılanlara güvenemedim, acaba Golyadkin etrafında bunlar mı oluyordu? Yoksa Golyadkin etrafında bunlar mı oluyor sanıyordu? Her olayda bu şüphem biraz daha arttı. Fakat bu, umarım beni hikayenin içine daha çok çektiği gibi, sizi de daha çok hikayeye çekecektir. Çünkü burada büyük bir soru hissettim, Dostoyevski bize gerçeklik algısını sorgulattırıyor. Bu anlatım tarzı hikayenin yarısına gelmiş okurlarına sorular sormaktan başka, bir de okurlarına ipuçları veriyor. Geriye dönüp, "Yahu, bu da nereden çıktı?" sorusuna cevap bulmanızı sağlıyor.

Başlarda anlatıcıya dair her şey çok normal, günlük rutinleri, etrafı falan anlatıyor. Golyadkin'in hayatını basitçe anlatıyor. Fakat olaylar ilerledikçe, giderek güvenilmez biri olup çıkıyor. Golyadkin'i etkisi altına alan delilik, anlatıcıyı da giderek lanetliyor. Neler oluyor, ne gerçek, ne gerçek değil bunları ayırmak bir süre sonra imkansızlaşıyor. Bir süre sonra ise kendinizi hikayenin akışındaki çakışmalar arasına sıkışmış buluyorsunuz. Golyadkin'in etrafında olanlar ile Golyadkin'in pek de uyuşamadığı açıkça ortada. Hatta eve Öteki'yi getirdiği zaman hizmetçisi Petruşka'nın buna çok şaşıracağından bahsediyor. Fakat eve geldiklerinde ise Petruşka sanki uzun zamandır böyle bir şeyi bekliyormuş gibi davrandığını görüyoruz. O ana kadar, anlatıcının söylediklerine sorgulamadan güveniyorsunuz. Fakat tam bu anda, kahramanımız Golyadkin'in büyük bir şaşkınlık uyandırması gereken ikizi, sanki Petruşaka'nın beklentilerini karşılıyordu. İşte sorgulama, inanmama burada başlıyor.

Kitabın bir başka önemli noktası ise, ortada sadece iki tane değil, çok daha fazla Golyadkin olması. Golyadkin'in kendi zihnindeki Golyadkin, hizmetçisi Petruşka'nın zihnindeki Golyadkin, kendi alt benliğinde oluşturup herkese sunmak istediği Golyadkin ve dışarıdaki insanların Golyadkin görüşleri. Tüm bu Golyadkin'ler, Golyadkin ile diğer insanların iletişimi son derece etkiliyor. Çünkü biz daha ziyade insanlara, insanları algıladığımız düzeyde davranıyoruz. Onların 'şu şekil' bir insan olduğunu kendimize inandırıp bütün davranışlarımızı da ona göre değiştiriyoruz. Tüm bu Golyadkinler gerçek, fakat çok azı somut. Fakat yine de hepsinin varlığı, belirli bakış açılarının hareketleriyle kendini ortaya koyuyor. Somut Golyadkin'lerin davranışları ise yine etrafındaki insanlardan aldığı geridönütlerle oluşuyor. Etrafındaki insanların geridönütleri ise, onların Golyadkin'i görüşüne göre, yani diğer Golyadkin'lere göre oluşuyor. Bu durum ise bütün Golyadkin'leri birbirine son derece bağımlı bir hale getiriyor ki birbirlerine göbekten bağlılar diyebiliriz.

Dostoyevski, elinize alacağınız kitapla beraber sizi toplumsal ilişkilerin kirli yumağında, bürokrasiyi çözümlerken ve gerçeklik algısını son derece derinden sorgularken yalnız bırakıyor. Fakat korkmayın kindle günlüğü yanınızda!

Son olarak, Hasan Ali Yücel'in ruhu şad olsun, himmeti var olsun.

9 Şubat 2013 Cumartesi

Martıları Seven Adam - Osho

Osho, doğu felsefesinin en farklı, en saldırgan, aynı zamanda da, en sakin ustası. Aslında eline bir kez bile kitap yazma amacıyla kalem almamıştır, fakat her daim etrafında söylediklerini basmak için can atan binlerce dinleyicisi olmuştur. Bu dinleyiciler bazen bir şeyleri aramak için orada olmuşlar, bazen de bir şeye inanma ihtiyacı içinde oldukları için orada olmuşlardır. Fakat sonunda, bambaşka deneyimlerle, bambaşka düşüncelerle ayrılmışlardır. İstisnasız. Çünkü, Osho serseridir. Sözlerin, kelimelerin, hikayelerin serserisidir. Ama hiçbir zaman felsefenin, dinin, inancın, doktrinin değil. Zaten onların serserisi mi olur? Onlara kendini bırakabilir misin? Onlarla rahata erebilir misin, çok zor. Bu serseri durmuyor, hayatımızda ne varsa saldırıyor. Ama hiçbirini parçalamıyor, bize parçalattırıyor. Sayfalar geçiyor, okuyorsunuz ve herhangi biri olmaktan çıkıyorsunuz.

Martıları Seven Adam ise etkileyici kısa hikayeler ve onların açıklamalarından oluşan kitap. Osho, felsefenin insanlara sunamayacağı gerçekleri sunuyor bu hikayelerle. Ufacık bir cümleyi size sayfalarca anlatıyor. Öyle ağır bir dil, yorucu bir üslupla da değil. Gayet basit, gayet akıcı, gayet net. Her ne kadar iğrenç, evet iğrenç, bir çevirisi de olsa, binlerce imla hatası da olsa, sabrettim ve okudum. Çünkü hikayeden daha neler çıkabileceğini durmadan merak ediyordum. Sabrettiğime hiç de pişman olmadım, her paragrafın sonunda giderek daha çok şey öğrendim.

İşin garip tarafı, bu kitaptan, Osho'dan, bir şey beklememeniz gerekiyor. Bir şey istememeniz gerekiyor. Ne öğreneceğim, ne işime yarayacak, kullanacak mıyım bunları düşünmemeniz gerekiyor. O an orada olmanız gerekiyor sadece. Daha fazla bir şeye asla. Daha fazla çaba, manevi düşünceler, maddi istekler, arzular, arayış hepsini bir kenara bırakmanız gerekiyor. Zaten yaşamış olduğunuz geçmişi, henüz gelmemiş geleceği bir kenara bırakıp bugünde var olmalısınız. Çünkü Şimdi'nin zamanda yeri yoktur. Şimdi sonsuzluğun günümüz dünyasıyla boyutsuz bir çakışmasıdır.

Gelelim Zen'e. Osho, Yunan Zorba ve Buddha Zorba diye iki şey koyuyor ortaya. Biri maddi dünyaya bağımlı, diğeri ise manevi dünyaya bağımlı bir hayat tarzını simgeliyor. Zen ise sadece birlikte olduğu anla kendini var ediyor. Ne inzivaya çekilin diyor, ne de kendinizi dünya işlerinde boğun diyor. Dengede kalın bu ikisinin arasında, her şeyi yaşayın ama kendinizi yaşadıklarınıza kaptırmayın. Kaptırmayın ki, tamamen net bir şekilde bu anı da yaşayabileseniz. Hız mı, zaman mı, çaba mı, arzu mu? Boşverin bunları, bir şey aramayın, bir şey beklemeyin. Bir şey ummayın. Bırakın, hayata bırakın. Kimseye, hiçbir şeye inanmayın. Güvenin, hayatın kendisine güvenin.

Tüm bunları öğrenirken, kitabı atmak istemeniz normal. "Öğreten hayatın kendisiyken, niye hala bunu okuyorum?" diye sormanız normal.

Rubailer - Ömer Hayyam



Ömer Hayyam'ı anlamak bütün bir ömrünüzü yaşayıp en sonunda öldüğünüzde, neden öldüm demek gibi. O derece derin bir felsefede yazan bu insanın nasıl bu kadar kısa cümlelerle insanın içine işlediğini ve bir düşünce uçurumuna sürüklediğini anlamaktan öte hissetmek gerekiyor. Yani Hayyam şarapçı mıydı, gece hayatına çok mu düşkündü demek yerine, boyutlar arası dizelerine bugüne göre de bakabilmeyi bilmek gerek.

Hayyam'ın çok tartışılacak bir tarafı da yok aslında. Rubaileri kendi tasavvufi dünyasında oluşturdu ve İslamiyet'i farklı bir bakış açısında aldı. Hayyam belki de o günlerde İslamiyet'in erdemsel tavırlar içerisindeki değerini ortaya koymaya herkesten önce başlamıştı. İçkisini içerdi ama namazını da kılardı. Neyi nerede yaptığını bilirdi. Bu dünyanın geçiciliğini bir Yunus Emre kadar anlamıştı o da, o yüzden kendi tabiriyle bu 'dünya kerhanesinde,' bir şair ve kul olarak üstüne düşeni yaptı. Yapamadıysa da günahı boynuna.

Peki ne itti Hayyam'ı bu duruma derler hep. Hayyam dünyayı gönlünde yaşardı. Zekiydi, ne bir egosu vardı ne de kul hakkı yemişliği... Bir rivayete göre Hasan Sabbah ile Ömer Hayyam yakın arkadaştırlar. Sabbah'ın gücü elde etme isteğini bilen Hayyam ona şunu der : Bu insanlara bir cennet verebilirsen onları yönetebilirsin!

Bu cümle bile yeterinden fazla anlatıyor Hayyam'ı.
Hepimiz bir cennet uğruna cehennemde yanıyor değil miyiz ?

Yabancı - Albert Camus


Ötekileştirilme, dışlanma değil, bir insanın kendini sosyal normlara karşı soyutlamasını konu alan Albert Camus’nün bu romanı, daha önce neden okumamışım, dedirtti.

Kitap, Meursault adındaki genç kahramanın hayatını nasıl sürdürdüğünü anlatmakla başlıyor. Okumaya başlar başlamaz onun hayata ne kadar nesnel baktığını fark ediyorsunuz. Hatta ilk cümlede bariz bir şekilde belli oluyor: “Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.” Annesine, karşı cinse, arkadaşlarına duyduğu hisler toplumun oluşturduğu sıradan kalıplara uymuyor. Bu kalıplara umursamaz tepkiler vermekler kalmayıp çoğu zaman söyleyecek bir şeyim yok diyip susuyor. Bu tavır zaman zaman okuyucuyu bile çıldırtsa da ben “acaba normal olan o mu? Aslında hiçbirimizin o kadar da söyleyecek şeyleri olmayabilir mi?” diye düşündüm. Ve açıkçası kıskandım. Meursault soğukkanlı davrandığında, sesini çıkarabileceği yerde sustuğunda onu kıskandım. Fakat insanoğlu her ne kadar inkar etse de bir noktadan sonra kendini topluma kanıtlama yolunu seçiyor.

 Albert Camus da işte tam bu noktadan geriye dönen Meursault’nun hayatını akıcı bir dille anlatıyor. Toplumun insanları eylemlerine göre değil fikirlerine göre yargıladığı bir dünyada ‘fikir özgürlüğü’ diye bağırdığımız şeyin nasıl da uygulanmadığının da örneğini veriyor kitabın sonlarına doğru. Bunu yanında yine sonlara doğru dini ve tanrıyı da sorguluyor. Hiç yorulmadan okuduğum bu kitabın son iki sayfasını iki kere okudum. Gerçekleri yüzümüze çarpıyor ve bütün kitabın anlamını net bir şekilde veriyor.

“Fakat herkes bilir ki hayat, yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir.” Yine de yaşıyoruz. Bu zahmet sona erdiğinde ise Meursault da biz de yabancılaşacağız. Tek isteğimiz "daha az yabancılaşmak" olacak.