9 Şubat 2013 Cumartesi

Martıları Seven Adam - Osho

Osho, doğu felsefesinin en farklı, en saldırgan, aynı zamanda da, en sakin ustası. Aslında eline bir kez bile kitap yazma amacıyla kalem almamıştır, fakat her daim etrafında söylediklerini basmak için can atan binlerce dinleyicisi olmuştur. Bu dinleyiciler bazen bir şeyleri aramak için orada olmuşlar, bazen de bir şeye inanma ihtiyacı içinde oldukları için orada olmuşlardır. Fakat sonunda, bambaşka deneyimlerle, bambaşka düşüncelerle ayrılmışlardır. İstisnasız. Çünkü, Osho serseridir. Sözlerin, kelimelerin, hikayelerin serserisidir. Ama hiçbir zaman felsefenin, dinin, inancın, doktrinin değil. Zaten onların serserisi mi olur? Onlara kendini bırakabilir misin? Onlarla rahata erebilir misin, çok zor. Bu serseri durmuyor, hayatımızda ne varsa saldırıyor. Ama hiçbirini parçalamıyor, bize parçalattırıyor. Sayfalar geçiyor, okuyorsunuz ve herhangi biri olmaktan çıkıyorsunuz.

Martıları Seven Adam ise etkileyici kısa hikayeler ve onların açıklamalarından oluşan kitap. Osho, felsefenin insanlara sunamayacağı gerçekleri sunuyor bu hikayelerle. Ufacık bir cümleyi size sayfalarca anlatıyor. Öyle ağır bir dil, yorucu bir üslupla da değil. Gayet basit, gayet akıcı, gayet net. Her ne kadar iğrenç, evet iğrenç, bir çevirisi de olsa, binlerce imla hatası da olsa, sabrettim ve okudum. Çünkü hikayeden daha neler çıkabileceğini durmadan merak ediyordum. Sabrettiğime hiç de pişman olmadım, her paragrafın sonunda giderek daha çok şey öğrendim.

İşin garip tarafı, bu kitaptan, Osho'dan, bir şey beklememeniz gerekiyor. Bir şey istememeniz gerekiyor. Ne öğreneceğim, ne işime yarayacak, kullanacak mıyım bunları düşünmemeniz gerekiyor. O an orada olmanız gerekiyor sadece. Daha fazla bir şeye asla. Daha fazla çaba, manevi düşünceler, maddi istekler, arzular, arayış hepsini bir kenara bırakmanız gerekiyor. Zaten yaşamış olduğunuz geçmişi, henüz gelmemiş geleceği bir kenara bırakıp bugünde var olmalısınız. Çünkü Şimdi'nin zamanda yeri yoktur. Şimdi sonsuzluğun günümüz dünyasıyla boyutsuz bir çakışmasıdır.

Gelelim Zen'e. Osho, Yunan Zorba ve Buddha Zorba diye iki şey koyuyor ortaya. Biri maddi dünyaya bağımlı, diğeri ise manevi dünyaya bağımlı bir hayat tarzını simgeliyor. Zen ise sadece birlikte olduğu anla kendini var ediyor. Ne inzivaya çekilin diyor, ne de kendinizi dünya işlerinde boğun diyor. Dengede kalın bu ikisinin arasında, her şeyi yaşayın ama kendinizi yaşadıklarınıza kaptırmayın. Kaptırmayın ki, tamamen net bir şekilde bu anı da yaşayabileseniz. Hız mı, zaman mı, çaba mı, arzu mu? Boşverin bunları, bir şey aramayın, bir şey beklemeyin. Bir şey ummayın. Bırakın, hayata bırakın. Kimseye, hiçbir şeye inanmayın. Güvenin, hayatın kendisine güvenin.

Tüm bunları öğrenirken, kitabı atmak istemeniz normal. "Öğreten hayatın kendisiyken, niye hala bunu okuyorum?" diye sormanız normal.

Rubailer - Ömer Hayyam



Ömer Hayyam'ı anlamak bütün bir ömrünüzü yaşayıp en sonunda öldüğünüzde, neden öldüm demek gibi. O derece derin bir felsefede yazan bu insanın nasıl bu kadar kısa cümlelerle insanın içine işlediğini ve bir düşünce uçurumuna sürüklediğini anlamaktan öte hissetmek gerekiyor. Yani Hayyam şarapçı mıydı, gece hayatına çok mu düşkündü demek yerine, boyutlar arası dizelerine bugüne göre de bakabilmeyi bilmek gerek.

Hayyam'ın çok tartışılacak bir tarafı da yok aslında. Rubaileri kendi tasavvufi dünyasında oluşturdu ve İslamiyet'i farklı bir bakış açısında aldı. Hayyam belki de o günlerde İslamiyet'in erdemsel tavırlar içerisindeki değerini ortaya koymaya herkesten önce başlamıştı. İçkisini içerdi ama namazını da kılardı. Neyi nerede yaptığını bilirdi. Bu dünyanın geçiciliğini bir Yunus Emre kadar anlamıştı o da, o yüzden kendi tabiriyle bu 'dünya kerhanesinde,' bir şair ve kul olarak üstüne düşeni yaptı. Yapamadıysa da günahı boynuna.

Peki ne itti Hayyam'ı bu duruma derler hep. Hayyam dünyayı gönlünde yaşardı. Zekiydi, ne bir egosu vardı ne de kul hakkı yemişliği... Bir rivayete göre Hasan Sabbah ile Ömer Hayyam yakın arkadaştırlar. Sabbah'ın gücü elde etme isteğini bilen Hayyam ona şunu der : Bu insanlara bir cennet verebilirsen onları yönetebilirsin!

Bu cümle bile yeterinden fazla anlatıyor Hayyam'ı.
Hepimiz bir cennet uğruna cehennemde yanıyor değil miyiz ?

Yabancı - Albert Camus


Ötekileştirilme, dışlanma değil, bir insanın kendini sosyal normlara karşı soyutlamasını konu alan Albert Camus’nün bu romanı, daha önce neden okumamışım, dedirtti.

Kitap, Meursault adındaki genç kahramanın hayatını nasıl sürdürdüğünü anlatmakla başlıyor. Okumaya başlar başlamaz onun hayata ne kadar nesnel baktığını fark ediyorsunuz. Hatta ilk cümlede bariz bir şekilde belli oluyor: “Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.” Annesine, karşı cinse, arkadaşlarına duyduğu hisler toplumun oluşturduğu sıradan kalıplara uymuyor. Bu kalıplara umursamaz tepkiler vermekler kalmayıp çoğu zaman söyleyecek bir şeyim yok diyip susuyor. Bu tavır zaman zaman okuyucuyu bile çıldırtsa da ben “acaba normal olan o mu? Aslında hiçbirimizin o kadar da söyleyecek şeyleri olmayabilir mi?” diye düşündüm. Ve açıkçası kıskandım. Meursault soğukkanlı davrandığında, sesini çıkarabileceği yerde sustuğunda onu kıskandım. Fakat insanoğlu her ne kadar inkar etse de bir noktadan sonra kendini topluma kanıtlama yolunu seçiyor.

 Albert Camus da işte tam bu noktadan geriye dönen Meursault’nun hayatını akıcı bir dille anlatıyor. Toplumun insanları eylemlerine göre değil fikirlerine göre yargıladığı bir dünyada ‘fikir özgürlüğü’ diye bağırdığımız şeyin nasıl da uygulanmadığının da örneğini veriyor kitabın sonlarına doğru. Bunu yanında yine sonlara doğru dini ve tanrıyı da sorguluyor. Hiç yorulmadan okuduğum bu kitabın son iki sayfasını iki kere okudum. Gerçekleri yüzümüze çarpıyor ve bütün kitabın anlamını net bir şekilde veriyor.

“Fakat herkes bilir ki hayat, yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir.” Yine de yaşıyoruz. Bu zahmet sona erdiğinde ise Meursault da biz de yabancılaşacağız. Tek isteğimiz "daha az yabancılaşmak" olacak.
                

8 Şubat 2013 Cuma

Faust - Goethe


Goethe'ye her zaman hayran olmuşumdur. Gerek çocukluktan beri okumam,gerek yaratıcı yeteneğine bakılırsa edebiyatından Tanrılarından olması, gerekse kullandığı dilin dönemini çağlar sonrasına aktarması... İşte Faust karakter olarak aslında Goethe'nin kendisi, yıllar boyunca süregelen yaşamının izlerinin toplandığı bir kahraman. Çok yüce bir eserin baş adamı. Kitap aslında bir roman olarak gözükse de farklı bir biçim ile, şiirsel bir dil ile (tiyatral olarak) yazılmış bir eser. Belki de bu sayede monologları ve diyalogları çok daha iyi hissedebiliyoruz. Dilin gücünü kıvamında tutuyor ve ruhu sindirerek veriyor.

Eserin Faust'tan sonraki en önemli kahramanı, şeytan yani yazılan adıyla Mephistofeles. Hatta bu iki kahraman da birbirinden ayrı tutulamıyor çünkü sürekli bir çatışma içerisindeler. Bu kahraman aslında Faust'un tüm değişimlerinin sebebi ve Faust'un kısmi anlamda akıl hocası olarak da kabul edilebilir. Faust bir bilim adamı olmasına rağmen inanç-bilim karmaşası etrafında sıkışıp kalıyor. İşte bu noktada Faust'un yazımının uzun yıllar boyunca sürdüğü ve bu süreçte Goethe'nin dinsel inanç anlamında da sürekli bunalımlara girip kendi tasavvufunu yaratması da Mephistofeles'in ortaya çıkışının bir sebebi. Farklı bir açıdan bakarsak Faust da kitapta Tanrı kavramına inanmayan biri ve Mephistofeles aslında Tanrı'nın kötü yanı olarak Faust'u hem Tanrı'ya çağırıyor hem de sonsuz hazzın kötülüğüne itiyor. Mephistofeles çoğu zaman Faust'un bastırılamayan bir güdüsü, yenişemediği iç sesi ve dostu bile olabiliyor. Özellikle Faust'un ölümsüzlük sevdası onu ölümsüz bir aşk yerine bitmeyen çaresizliklerinin devamlılığına sürüklüyor.

Kitapta 3. kişi yani Faust'un aşkı Margarete, Goethe'nin gençlik aşkı, şiirler yazdığı Maria von Wilhelm olarak da değerlendirilebilir. Hatta Goethe'nin Divanı'nda bu karakter doğu etkileriyle Züleyha olarak da geçer. Bu karakter de Faust'u aşkıyla bu dünyada tutmak ister ve Faust'un ilahi çerçevedeki düşüncesinde sonsuzluğa ulaşmasında yardımcı olur. Bir başka tarafı da Goethe ne zaman Mephistofeles ile çatışsa oradan Margarete çıkagelir ve Faust'u bir anda rahatlatır. Faust Mephistopeles'ten ne kadar uzaklaşırsa kendi içindeki aşkı bulur.

Roman hakkındaki bir diğer değerlendirme de şöyle olabilir. Goethe o dönemde İslamiyet'e aşırı derecede meraklanmış ve dinler felsefesi konusunda ilerledikçe Faust karakterini de geliştirmiş. Başka bir bağlamda bakarsak Faust artık Orta Çağ'ın Hristiyanlık anlayışından bıkmış ve kendini dinsizliğe itmiştir. Bu sebepten ötürü de Faust kendi inanç sisteminde bile kendini bir yere koyamamıştır. Yalnızdır, dışlanmıştır. Ama en önemlisi de, Faust bir dine inanmak için asla bir peygamber aramamıştır.

Brave New World - Aldous Huxley

  1984 (George Orwell), Fahrenheit 451 (Ray Bradbury) ve Anthem'ı (Ayn Rand)  okuduktan sonra daha ne kadar farklı distopyalar yazılmış olabilir ki diye düşünmüştüm kendi kendime. Ne de olsa distopya türünden okumuş olduğum bu üç kitap da tıpa tıp aynı olmasalar da birçok ortak noktaları vardı. Fakat bunların hiçbiri beni bu kitaba hazırlayamazdı.

   Kitap, o dönemin üreme biçimini detaylı bir şekilde anlatarak başlıyor. Anne ve baba diye bir kavram yok tabii ki. Hatta birilerinin yanında anne baba dediniz mi domates gibi kızarıyorlar. Evebeynler yerine artık herkes laboratuvar ortamında üretiliyor. Geliştirilen teknoloji ile ise tek bir döllenmiş yumurtadan 100'e yakın bebek oluşturuluyor. Bu bebeklere ise, toplumun kast sistemine göre, gelişimleri boyunca farklı kimyasallar yediriliyor. Böylece güçlü, uzun boylu, zeki bireyler Alfalar, yani kast sisteminin en üstündekiler, meydana geliyor. Daha değişik kimyasallar alan bebekler ise Beta, Gama, Delta ve Epsilon diye gittikçe düşen ve güçsüzleşen bireyler olarak sistemde yerlerini alıyorlar.

  Tabii bu kast sisteminin de çalışması için herkesin işini severek yapması ve alt sınıfların da gıklarını çıkarmamaları lazım. Bunu önlemek için ne yapılıyor peki? Pavlo'nun köpeği modelini temel alarak belli yaşlar arasında, seneler boyunca çocuklar uyurken kasetlerle belli cümleler bilinç altlarına yediriliyor. Örneğin Alfa olacak çocuklar "Epsilonlar güçsüz, ezik fakat toplumumuzun işleyişi için onlara da ihtiyacımız var." mesajını tekrar ve tekrar dinleyerek uyuyor senelerce. Böylece büyüdüğünde bir Epsilon'a sinirlenen bir Alfa'nın zihnine, beyni yıkanmışçasına, hemen bu cümle geliyor ve her şey birden unutuluveriyor.

  Muhtemelen her distopyada olduğu gibi, bu kitapta da mevcut sistemden hoşnut olmayan farklı biri var. Olaylar onun ağzından anlatılamasa da az ya da çok onun çevresinde ve yaptığı şeylerin sonuçları etrafında dönüyor.

  Bugüne kadar okuduğum üç distopyadan beklediğimden daha da farklı olan bu kitabı bir solukta okudum. Beyni yıkanmış insanların düşünceleri ve bu düşünceleri çürütmeye çalışan Shakespeare alıntıları arasında gidip geldikten sonra şöyle bir kendime gelmem gerekti. Kitapta olanlar bizim geleceğimize yakın mı değil mi tartışılır. Fahrenheit 451'in daha yakın bir tasvir olduğunu düşünüyorum ama yine de düşünmeye ve tartışmaya açık bir konu bu.

  Gerçekten bunca zaman sonra, yazarların hayalgüçleri beni hala şaşırtabiliyor.

  Jetgiller çıkmadan otuz sene önce yazılmış bir kitapta da hava ulaşımından bahsedilmesi de bana ayrı bir zevk verdi.

6 Şubat 2013 Çarşamba

Harita ve Topraklar - Michel Houellebecq

Bülent Diken. Hemen kızmayın; bir Fransız yazarın kitabını okuyup bir Türk yazardan bahsedemezsin diyorsunuz. Bülent Diken benim Houellebecq adını duy(oku)mamda vesile oldu; bu yüzden onun adıyla başladım. Nihilizm üzerine yazdığı bir kitapta bir bölümü Houellebecq'e ayırmıştı. Tıpkı kötü bir arkadaş gibi Bülent Diken de kendisi gibi kötü arkadaşlarla tanıştırıyor okurunu.

Diken'in ve sonradan internette kurcaladığım birkaç sitedeki okuyucunun ortak fikri Houellebecq'in eksantrik, mizantropik ve nihilistik bir karakter olduğu yönünde; yani bir yazarı sevimli kılacak tüm gerekli özelliklere sahipmiş. Yazarların tarzları konusundaki takdir kriterlerim Bukowski'nin gölgesinden oluştuğu için en ufak bir benzerlik hissettiğimde o yazara ve antolojisine hücum ediyorum. Houellebecq'i okumadan ama hakkında bir şeyler okuduktan sonra kafamda şöyle bir önfikir oluştu: Tamam işte tam bir Bukowski, hem de Fransız, daha ne olsun ki? Yazarı okumaktansa onunla ilgili fikirleri ciddiye almayacak kadar entelektüel ahlakım olduğundan hemen internetten kitaplarını aradım. Türkçe'ye çevrilmiş kitaplarından sadece "Harita ve Topraklar"ın satışta olduğunu, diğer iki kitabının baskılarının tükendiğini gördüm. Bu iyiye işaret diye düşündüm ve mevcut şartlarda satın alabileceğim tek kitabını, ultra çekici ismine rağmen aldım. Sonuçta bir kindle'ım yoktu;ipad'im vardı ama o da bir kindle değildi. :)

Tahmin edersiniz ki, Harita ve Topraklar'da, internette bahsedilen fenomen yazarın "F"sine rastlamadım; kitabı bitirdikten sonra okuduğum yazılarda yazarın edebi anlamda en olgun ürünü olarak kabul edildiğini gördüm.

Bir Bukowski göremedim ama gerçekten kaliteli bir yazarla tanıştığımı söyleyebilirim. Özellikle beni etkileyen şey Houellebecq'in telaşsız anlatımı oldu. Sizi tam belli bir akışın içine sokmuşken bir anda o akışın içindeki bir ayrıntıyı asıl konuymuş gibi anlatmaya başlıyor. Normalde bu rahatsız edici durum öyle bir yazarlık hüneriyle gerçekleşiyor ki burnunun ucuna havuç sarkıtılmış bir eşek gibi, havuç ne tarafa döndürülürse döndürülsün motivasyonunuz zayıflamıyor.
Kitaptaki karakterlerden ikisi gerçek hayattan; biri Frederic Beigbeder diğeri de Michel Houellebecq, yani yazarın kendisi. Romanın sıkmaya başladığını düşünmeye başladığımda Houellebecq eğlenceli bir alaycılıkla ve son derece iyi tasarlanmış sanatsal bir vahşilikle kendini öldürtüyor. Elbette bir sanatçının hikayesini anlatmakta olan kitap bir cinayet romanına dönüşmüyor ama ilginç bir tempo kazanıyor.

Fazla uzatmayayım, Houellebecq başkalarının fikirleriyle yönlendirilmiş beklentilerimi boşa çıkardı; ama onunla karşılaşmış olmaktan dolayı memnunum. Çevremde Houellebecq okuyan/okumuş birilerinin olmaması da iyi hissettiriyor. Houellebecq sayesinde rahatça şunu söyleyebilirim: Kalabalığın beğenisi tıpkı kalabalık gibidir; kımıl kımıl, gürültülü ve anlamsız.

Oscarverywild