Okumaya başlarken korktuğum gibi, anlatmaya başlarken de korkuyorum. Boyumdan büyük bir şey yapıyormuş gibi hissediyorum. Fakat yanıma Depeche Mode şarkıları alıp notlarımı tekrar okuduktan sonra notlarımı yazmaya cesaret edebildim.
Kitap 5 farklı hikayeden oluşuyor. Farklı olduğunu sadece okumadan önce iddia edebileceğiniz 5 hikaye. İlki, duvar, tamamen kişisel bir tepki. İspanya İç Savaş'ına karşı verilen bu tepki, İspanya'da faşizmin yükseldiği döneme denk geliyor, ki Sartre da bir hayli umutsuz bu konuda. Anlatıcı ise Pablo, tamamen onun gözlerinden görüyoruz her şeyi. Sadece o isterse herhangi bir bilgi paylaşıyor. Bilinç akışı tekniğini görüyoruz fakat hikaye bilinç akışı olamayacak kadar güzel ve canlı resmedilmiş. Hikaye ise, en sonunda, hiç düşünemeyeceğeniz bir yerde sizi bırakıyor. Kalıyorsunuz öyle. Ölüm hakkında çok net bir tavrı var hikayenin: Gelecek ve Bilmeyeceksiniz. Hatta abartıp en güzel yanının bu olduğunu iddia edecek belki. Ölmekten korkmayan ve kendini feda etmeye hazır birisinin son ana kadar beklemesi ve sonunda bazı şeylerden kurtulup başka şeyler tarafından öldürülmesi... Bir damla ter çenenizden düşüveriyor hikayenin bitmesiyle.
Bir diğer hikaye ise "The Room." Çok değerli. Kitapta okurken en çok keyif aldığım hikaye heralde. Bağımlılığın son evrelerinde, aynı anda hem kendi uydurduğu yalana inanan hem de kimsenin görmeyi bile düşünemeyeceği bir gerçeğe inanma cesaretine sahip bir kadın söz konusu. Odadaki kokuları, sesleri, saldırıları çok net hissediyorsunuz. Belki de bu bölümü böyle çok sevmemin sebebi, odanın kendine haslığıdır.
Erostratus ise bu kitabı alma ve okuma sebebimdi. Sırf bu hikayeyi merak ettiğim için aldım. İşini kaybettikten sonra aşağıya bakıp insanları görüyor. Bir gün kendisinin de patlayıp her şeyi aydınlatacağını düşünüyor. Kendini bir anda tüm insanlıktan üstün görüyor, onun bu kadar üstün olduğunu anladıklarında onu nasıl öldüreceklerini düşünüyor. Sıradışı. Hümanizme yapılan en büyük eleştiridir bence bu. Hümanizmi eleştiren birinin hümanizmi karşı duruşunun ve bu karşı duruşun oluşturduğu planları gerçekleştirememesinin hikayesi. Aydınlanma ile gelen fikirin üstünlüğüyle, herhangi bir sistemi ya da akımı yine o akımın silahlarını kullanarak yıkmak zorunda kaldık ve haliyle bunun mümkün olamayacağını anladık. Yavaş yavaş inkar sesleri azaldı ve daha rahat hissetmeye başladık. Fakat Erostratus'ta kişi başarısızlığını Hümanizme atfediyor.
Intimacy ise bir kadının iç karakterleri arasındaki geçiş üzerine kurulu. Ne olduğundan emin olamayan, daha doğrusu emin olmaktan korkan bir kadının hikayesi. İlişkiler ağında bir görünüp bir kaybolan büyünün geçiş anına denk gelmiş bir hikaye.
4 yaşından başlayıp Freudyen bir bakış açısıyla hayatı irdelenen Lucien'in hikayesinin adı ise "A Childhood of a Leader." Yine ne olduğunu tam olarak anlayamamış, ne olması gerektiğini bilmeyen hatta bu kargaşa içinde yaşamaya alışabilmiş birinin hikayesi. Burjuva bir aileden, homoseksüel bir aşka ve oradan da Faşist silahlı bir bireye.
Garip ve bu yüzden de etkileyici hikayeler. Hiçbir hikayede yalnız kalmıyorsunuz, fakat yine de hikayelerden kimse sizin yanınızda yolculuğa devam etmek istemiyor.
23 Mart 2013 Cumartesi
17 Şubat 2013 Pazar
Öteki: Bir Peterburg Şiiri - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
Uzun süredir Dostoyevski okumamıştım, o yüzden Öteki'yi görünce hemen atladım. Kitaba ulaşmam ise Freud üzerinden oldu. Freud bir yerde şöyle demiş: "Şizofreninin tanımını yeniden yapmışsın Dostoyevskicim..." Bunu görünce durur muyum tabii, hemen okudum.
Gelelim kitabımıza, kitap 9. dereceden Golyadkin isimli bir memurun etrafında dönüyor. Kendinizi hazırlayın, tüm Rus edebiyatının, bana en sinir bozucu gelen tarafı işte bu: isimler. Türkçe uzun bir monolog okuduktan sonra aniden karşınıza çıkan Rusça bir kelime... Neyse, bu memurumuzun hayatı bitme eşiğinde, ölmek üzere, bitmek üzere, yok olmak üzere. Bunu sağlayan ise kendinin insanlara çok daha fazla yağ çeken versiyonun gelmiş olması. Onu sürekli görüyor, sinirleniyor, ondan kaçıyor, fakat yine de tam olarak beceremiyor. İşte kurgu tam olarak burada başlıyor ve yine buradan çıkmadan bitiyor.
Kitap ayrıca, bürokrasinin aslında nasıl işlediğini gösteriyor. Bugün hepimizin sıkça rastladığımız torpil, ağza bal çalma, patronunun gönlünü hoş tutma, öğretmenin peşinden ayrılmama bir daha bir daha resmediliyor. Şerefli ve namuslu bir memur olan kahramanımız asıl Golyadkin ne yazık ki bu sistemin adamı olmadığını bir türlü anlayamıyor. Aklına gelen şeyleri sürekli tartıyor, sürekli bir çözüm, çıkış yolu arıyor. Fakat ihtiyacı olan tek şeyin sadece patavatsızlık, düşüncesizlik olduğunu fark edemiyor. Bugün, yine, kimse patavatsızlığa ihtiyaç duymuyor. İnsan ruhunun en cesur, en açıksözlü, en müstesna parçasını bir kaç gram etik için yırtıp atıyoruz.
Anlatıcının konumu ise pek alışıldık bir şey değil, fakat size hikayenin bir çok katmandan sunulmasını sağlıyor. Bu anlatım 3. tekil şahsın yaptığı bir anlatım fakat sadece kahramanımız Golyadkin ve onun gözlemleri üzerine odaklanmış. Sanki bu üçüncü şahıs hikayenin içine kahramanımız Golyadkin tarafından çekilmiş ve bütün bir hikayeyi onunla yaşamış gibi. Daha sonra da tüm bunları bir monologunda anlatıyor. Sadece bir kişinin peşinden süreklendiği için ve süreklendiği kişi de mental bir hasta olduğu için anlatıcının kendisi de güvenilemez bir kaynak. Kitap boyunca anlatılanlara güvenemedim, acaba Golyadkin etrafında bunlar mı oluyordu? Yoksa Golyadkin etrafında bunlar mı oluyor sanıyordu? Her olayda bu şüphem biraz daha arttı. Fakat bu, umarım beni hikayenin içine daha çok çektiği gibi, sizi de daha çok hikayeye çekecektir. Çünkü burada büyük bir soru hissettim, Dostoyevski bize gerçeklik algısını sorgulattırıyor. Bu anlatım tarzı hikayenin yarısına gelmiş okurlarına sorular sormaktan başka, bir de okurlarına ipuçları veriyor. Geriye dönüp, "Yahu, bu da nereden çıktı?" sorusuna cevap bulmanızı sağlıyor.
Başlarda anlatıcıya dair her şey çok normal, günlük rutinleri, etrafı falan anlatıyor. Golyadkin'in hayatını basitçe anlatıyor. Fakat olaylar ilerledikçe, giderek güvenilmez biri olup çıkıyor. Golyadkin'i etkisi altına alan delilik, anlatıcıyı da giderek lanetliyor. Neler oluyor, ne gerçek, ne gerçek değil bunları ayırmak bir süre sonra imkansızlaşıyor. Bir süre sonra ise kendinizi hikayenin akışındaki çakışmalar arasına sıkışmış buluyorsunuz. Golyadkin'in etrafında olanlar ile Golyadkin'in pek de uyuşamadığı açıkça ortada. Hatta eve Öteki'yi getirdiği zaman hizmetçisi Petruşka'nın buna çok şaşıracağından bahsediyor. Fakat eve geldiklerinde ise Petruşka sanki uzun zamandır böyle bir şeyi bekliyormuş gibi davrandığını görüyoruz. O ana kadar, anlatıcının söylediklerine sorgulamadan güveniyorsunuz. Fakat tam bu anda, kahramanımız Golyadkin'in büyük bir şaşkınlık uyandırması gereken ikizi, sanki Petruşaka'nın beklentilerini karşılıyordu. İşte sorgulama, inanmama burada başlıyor.
Kitabın bir başka önemli noktası ise, ortada sadece iki tane değil, çok daha fazla Golyadkin olması. Golyadkin'in kendi zihnindeki Golyadkin, hizmetçisi Petruşka'nın zihnindeki Golyadkin, kendi alt benliğinde oluşturup herkese sunmak istediği Golyadkin ve dışarıdaki insanların Golyadkin görüşleri. Tüm bu Golyadkin'ler, Golyadkin ile diğer insanların iletişimi son derece etkiliyor. Çünkü biz daha ziyade insanlara, insanları algıladığımız düzeyde davranıyoruz. Onların 'şu şekil' bir insan olduğunu kendimize inandırıp bütün davranışlarımızı da ona göre değiştiriyoruz. Tüm bu Golyadkinler gerçek, fakat çok azı somut. Fakat yine de hepsinin varlığı, belirli bakış açılarının hareketleriyle kendini ortaya koyuyor. Somut Golyadkin'lerin davranışları ise yine etrafındaki insanlardan aldığı geridönütlerle oluşuyor. Etrafındaki insanların geridönütleri ise, onların Golyadkin'i görüşüne göre, yani diğer Golyadkin'lere göre oluşuyor. Bu durum ise bütün Golyadkin'leri birbirine son derece bağımlı bir hale getiriyor ki birbirlerine göbekten bağlılar diyebiliriz.
Dostoyevski, elinize alacağınız kitapla beraber sizi toplumsal ilişkilerin kirli yumağında, bürokrasiyi çözümlerken ve gerçeklik algısını son derece derinden sorgularken yalnız bırakıyor. Fakat korkmayın kindle günlüğü yanınızda!
Son olarak, Hasan Ali Yücel'in ruhu şad olsun, himmeti var olsun.
Gelelim kitabımıza, kitap 9. dereceden Golyadkin isimli bir memurun etrafında dönüyor. Kendinizi hazırlayın, tüm Rus edebiyatının, bana en sinir bozucu gelen tarafı işte bu: isimler. Türkçe uzun bir monolog okuduktan sonra aniden karşınıza çıkan Rusça bir kelime... Neyse, bu memurumuzun hayatı bitme eşiğinde, ölmek üzere, bitmek üzere, yok olmak üzere. Bunu sağlayan ise kendinin insanlara çok daha fazla yağ çeken versiyonun gelmiş olması. Onu sürekli görüyor, sinirleniyor, ondan kaçıyor, fakat yine de tam olarak beceremiyor. İşte kurgu tam olarak burada başlıyor ve yine buradan çıkmadan bitiyor.
Kitap ayrıca, bürokrasinin aslında nasıl işlediğini gösteriyor. Bugün hepimizin sıkça rastladığımız torpil, ağza bal çalma, patronunun gönlünü hoş tutma, öğretmenin peşinden ayrılmama bir daha bir daha resmediliyor. Şerefli ve namuslu bir memur olan kahramanımız asıl Golyadkin ne yazık ki bu sistemin adamı olmadığını bir türlü anlayamıyor. Aklına gelen şeyleri sürekli tartıyor, sürekli bir çözüm, çıkış yolu arıyor. Fakat ihtiyacı olan tek şeyin sadece patavatsızlık, düşüncesizlik olduğunu fark edemiyor. Bugün, yine, kimse patavatsızlığa ihtiyaç duymuyor. İnsan ruhunun en cesur, en açıksözlü, en müstesna parçasını bir kaç gram etik için yırtıp atıyoruz.
Anlatıcının konumu ise pek alışıldık bir şey değil, fakat size hikayenin bir çok katmandan sunulmasını sağlıyor. Bu anlatım 3. tekil şahsın yaptığı bir anlatım fakat sadece kahramanımız Golyadkin ve onun gözlemleri üzerine odaklanmış. Sanki bu üçüncü şahıs hikayenin içine kahramanımız Golyadkin tarafından çekilmiş ve bütün bir hikayeyi onunla yaşamış gibi. Daha sonra da tüm bunları bir monologunda anlatıyor. Sadece bir kişinin peşinden süreklendiği için ve süreklendiği kişi de mental bir hasta olduğu için anlatıcının kendisi de güvenilemez bir kaynak. Kitap boyunca anlatılanlara güvenemedim, acaba Golyadkin etrafında bunlar mı oluyordu? Yoksa Golyadkin etrafında bunlar mı oluyor sanıyordu? Her olayda bu şüphem biraz daha arttı. Fakat bu, umarım beni hikayenin içine daha çok çektiği gibi, sizi de daha çok hikayeye çekecektir. Çünkü burada büyük bir soru hissettim, Dostoyevski bize gerçeklik algısını sorgulattırıyor. Bu anlatım tarzı hikayenin yarısına gelmiş okurlarına sorular sormaktan başka, bir de okurlarına ipuçları veriyor. Geriye dönüp, "Yahu, bu da nereden çıktı?" sorusuna cevap bulmanızı sağlıyor.
Başlarda anlatıcıya dair her şey çok normal, günlük rutinleri, etrafı falan anlatıyor. Golyadkin'in hayatını basitçe anlatıyor. Fakat olaylar ilerledikçe, giderek güvenilmez biri olup çıkıyor. Golyadkin'i etkisi altına alan delilik, anlatıcıyı da giderek lanetliyor. Neler oluyor, ne gerçek, ne gerçek değil bunları ayırmak bir süre sonra imkansızlaşıyor. Bir süre sonra ise kendinizi hikayenin akışındaki çakışmalar arasına sıkışmış buluyorsunuz. Golyadkin'in etrafında olanlar ile Golyadkin'in pek de uyuşamadığı açıkça ortada. Hatta eve Öteki'yi getirdiği zaman hizmetçisi Petruşka'nın buna çok şaşıracağından bahsediyor. Fakat eve geldiklerinde ise Petruşka sanki uzun zamandır böyle bir şeyi bekliyormuş gibi davrandığını görüyoruz. O ana kadar, anlatıcının söylediklerine sorgulamadan güveniyorsunuz. Fakat tam bu anda, kahramanımız Golyadkin'in büyük bir şaşkınlık uyandırması gereken ikizi, sanki Petruşaka'nın beklentilerini karşılıyordu. İşte sorgulama, inanmama burada başlıyor.
Dostoyevski, elinize alacağınız kitapla beraber sizi toplumsal ilişkilerin kirli yumağında, bürokrasiyi çözümlerken ve gerçeklik algısını son derece derinden sorgularken yalnız bırakıyor. Fakat korkmayın kindle günlüğü yanınızda!
Son olarak, Hasan Ali Yücel'in ruhu şad olsun, himmeti var olsun.
9 Şubat 2013 Cumartesi
Martıları Seven Adam - Osho
Osho, doğu felsefesinin en farklı, en saldırgan, aynı zamanda da, en sakin ustası. Aslında eline bir kez bile kitap yazma amacıyla kalem almamıştır, fakat her daim etrafında söylediklerini basmak için can atan binlerce dinleyicisi olmuştur. Bu dinleyiciler bazen bir şeyleri aramak için orada olmuşlar, bazen de bir şeye inanma ihtiyacı içinde oldukları için orada olmuşlardır. Fakat sonunda, bambaşka deneyimlerle, bambaşka düşüncelerle ayrılmışlardır. İstisnasız. Çünkü, Osho serseridir. Sözlerin, kelimelerin, hikayelerin serserisidir. Ama hiçbir zaman felsefenin, dinin, inancın, doktrinin değil. Zaten onların serserisi mi olur? Onlara kendini bırakabilir misin? Onlarla rahata erebilir misin, çok zor. Bu serseri durmuyor, hayatımızda ne varsa saldırıyor. Ama hiçbirini parçalamıyor, bize parçalattırıyor. Sayfalar geçiyor, okuyorsunuz ve herhangi biri olmaktan çıkıyorsunuz.
Martıları Seven Adam ise etkileyici kısa hikayeler ve onların açıklamalarından oluşan kitap. Osho, felsefenin insanlara sunamayacağı gerçekleri sunuyor bu hikayelerle. Ufacık bir cümleyi size sayfalarca anlatıyor. Öyle ağır bir dil, yorucu bir üslupla da değil. Gayet basit, gayet akıcı, gayet net. Her ne kadar iğrenç, evet iğrenç, bir çevirisi de olsa, binlerce imla hatası da olsa, sabrettim ve okudum. Çünkü hikayeden daha neler çıkabileceğini durmadan merak ediyordum. Sabrettiğime hiç de pişman olmadım, her paragrafın sonunda giderek daha çok şey öğrendim.
İşin garip tarafı, bu kitaptan, Osho'dan, bir şey beklememeniz gerekiyor. Bir şey istememeniz gerekiyor. Ne öğreneceğim, ne işime yarayacak, kullanacak mıyım bunları düşünmemeniz gerekiyor. O an orada olmanız gerekiyor sadece. Daha fazla bir şeye asla. Daha fazla çaba, manevi düşünceler, maddi istekler, arzular, arayış hepsini bir kenara bırakmanız gerekiyor. Zaten yaşamış olduğunuz geçmişi, henüz gelmemiş geleceği bir kenara bırakıp bugünde var olmalısınız. Çünkü Şimdi'nin zamanda yeri yoktur. Şimdi sonsuzluğun günümüz dünyasıyla boyutsuz bir çakışmasıdır.
Gelelim Zen'e. Osho, Yunan Zorba ve Buddha Zorba diye iki şey koyuyor ortaya. Biri maddi dünyaya bağımlı, diğeri ise manevi dünyaya bağımlı bir hayat tarzını simgeliyor. Zen ise sadece birlikte olduğu anla kendini var ediyor. Ne inzivaya çekilin diyor, ne de kendinizi dünya işlerinde boğun diyor. Dengede kalın bu ikisinin arasında, her şeyi yaşayın ama kendinizi yaşadıklarınıza kaptırmayın. Kaptırmayın ki, tamamen net bir şekilde bu anı da yaşayabileseniz. Hız mı, zaman mı, çaba mı, arzu mu? Boşverin bunları, bir şey aramayın, bir şey beklemeyin. Bir şey ummayın. Bırakın, hayata bırakın. Kimseye, hiçbir şeye inanmayın. Güvenin, hayatın kendisine güvenin.
Tüm bunları öğrenirken, kitabı atmak istemeniz normal. "Öğreten hayatın kendisiyken, niye hala bunu okuyorum?" diye sormanız normal.
Martıları Seven Adam ise etkileyici kısa hikayeler ve onların açıklamalarından oluşan kitap. Osho, felsefenin insanlara sunamayacağı gerçekleri sunuyor bu hikayelerle. Ufacık bir cümleyi size sayfalarca anlatıyor. Öyle ağır bir dil, yorucu bir üslupla da değil. Gayet basit, gayet akıcı, gayet net. Her ne kadar iğrenç, evet iğrenç, bir çevirisi de olsa, binlerce imla hatası da olsa, sabrettim ve okudum. Çünkü hikayeden daha neler çıkabileceğini durmadan merak ediyordum. Sabrettiğime hiç de pişman olmadım, her paragrafın sonunda giderek daha çok şey öğrendim.
İşin garip tarafı, bu kitaptan, Osho'dan, bir şey beklememeniz gerekiyor. Bir şey istememeniz gerekiyor. Ne öğreneceğim, ne işime yarayacak, kullanacak mıyım bunları düşünmemeniz gerekiyor. O an orada olmanız gerekiyor sadece. Daha fazla bir şeye asla. Daha fazla çaba, manevi düşünceler, maddi istekler, arzular, arayış hepsini bir kenara bırakmanız gerekiyor. Zaten yaşamış olduğunuz geçmişi, henüz gelmemiş geleceği bir kenara bırakıp bugünde var olmalısınız. Çünkü Şimdi'nin zamanda yeri yoktur. Şimdi sonsuzluğun günümüz dünyasıyla boyutsuz bir çakışmasıdır.
Gelelim Zen'e. Osho, Yunan Zorba ve Buddha Zorba diye iki şey koyuyor ortaya. Biri maddi dünyaya bağımlı, diğeri ise manevi dünyaya bağımlı bir hayat tarzını simgeliyor. Zen ise sadece birlikte olduğu anla kendini var ediyor. Ne inzivaya çekilin diyor, ne de kendinizi dünya işlerinde boğun diyor. Dengede kalın bu ikisinin arasında, her şeyi yaşayın ama kendinizi yaşadıklarınıza kaptırmayın. Kaptırmayın ki, tamamen net bir şekilde bu anı da yaşayabileseniz. Hız mı, zaman mı, çaba mı, arzu mu? Boşverin bunları, bir şey aramayın, bir şey beklemeyin. Bir şey ummayın. Bırakın, hayata bırakın. Kimseye, hiçbir şeye inanmayın. Güvenin, hayatın kendisine güvenin.
Tüm bunları öğrenirken, kitabı atmak istemeniz normal. "Öğreten hayatın kendisiyken, niye hala bunu okuyorum?" diye sormanız normal.
Rubailer - Ömer Hayyam
Ömer Hayyam'ı anlamak bütün bir ömrünüzü yaşayıp en sonunda öldüğünüzde, neden öldüm demek gibi. O derece derin bir felsefede yazan bu insanın nasıl bu kadar kısa cümlelerle insanın içine işlediğini ve bir düşünce uçurumuna sürüklediğini anlamaktan öte hissetmek gerekiyor. Yani Hayyam şarapçı mıydı, gece hayatına çok mu düşkündü demek yerine, boyutlar arası dizelerine bugüne göre de bakabilmeyi bilmek gerek.
Hayyam'ın çok tartışılacak bir tarafı da yok aslında. Rubaileri kendi tasavvufi dünyasında oluşturdu ve İslamiyet'i farklı bir bakış açısında aldı. Hayyam belki de o günlerde İslamiyet'in erdemsel tavırlar içerisindeki değerini ortaya koymaya herkesten önce başlamıştı. İçkisini içerdi ama namazını da kılardı. Neyi nerede yaptığını bilirdi. Bu dünyanın geçiciliğini bir Yunus Emre kadar anlamıştı o da, o yüzden kendi tabiriyle bu 'dünya kerhanesinde,' bir şair ve kul olarak üstüne düşeni yaptı. Yapamadıysa da günahı boynuna.
Peki ne itti Hayyam'ı bu duruma derler hep. Hayyam dünyayı gönlünde yaşardı. Zekiydi, ne bir egosu vardı ne de kul hakkı yemişliği... Bir rivayete göre Hasan Sabbah ile Ömer Hayyam yakın arkadaştırlar. Sabbah'ın gücü elde etme isteğini bilen Hayyam ona şunu der : Bu insanlara bir cennet verebilirsen onları yönetebilirsin!
Bu cümle bile yeterinden fazla anlatıyor Hayyam'ı.
Hepimiz bir cennet uğruna cehennemde yanıyor değil miyiz ?
Yabancı - Albert Camus
Ötekileştirilme,
dışlanma değil, bir insanın kendini sosyal normlara karşı soyutlamasını konu
alan Albert Camus’nün bu romanı, daha önce neden okumamışım, dedirtti.
Kitap,
Meursault adındaki genç kahramanın hayatını nasıl sürdürdüğünü anlatmakla
başlıyor. Okumaya başlar başlamaz onun hayata ne kadar nesnel baktığını fark
ediyorsunuz. Hatta ilk cümlede bariz bir şekilde belli oluyor: “Bugün annem
öldü. Belki de dün, bilmiyorum.” Annesine, karşı cinse, arkadaşlarına duyduğu
hisler toplumun oluşturduğu sıradan kalıplara uymuyor. Bu kalıplara umursamaz
tepkiler vermekler kalmayıp çoğu zaman söyleyecek bir şeyim yok diyip susuyor. Bu
tavır zaman zaman okuyucuyu bile çıldırtsa da ben “acaba normal olan o mu? Aslında
hiçbirimizin o kadar da söyleyecek şeyleri olmayabilir mi?” diye düşündüm. Ve açıkçası
kıskandım. Meursault soğukkanlı davrandığında, sesini çıkarabileceği yerde
sustuğunda onu kıskandım. Fakat insanoğlu her ne kadar inkar etse de bir
noktadan sonra kendini topluma kanıtlama yolunu seçiyor.
Albert Camus
da işte tam bu noktadan geriye dönen Meursault’nun hayatını akıcı bir dille
anlatıyor. Toplumun insanları eylemlerine göre değil fikirlerine göre
yargıladığı bir dünyada ‘fikir özgürlüğü’ diye bağırdığımız şeyin nasıl da
uygulanmadığının da örneğini veriyor kitabın sonlarına doğru. Bunu yanında yine
sonlara doğru dini ve tanrıyı da sorguluyor. Hiç yorulmadan okuduğum bu kitabın
son iki sayfasını iki kere okudum. Gerçekleri yüzümüze çarpıyor ve bütün
kitabın anlamını net bir şekilde veriyor.
“Fakat
herkes bilir ki hayat, yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir.” Yine de
yaşıyoruz. Bu zahmet sona erdiğinde ise Meursault da biz de yabancılaşacağız. Tek isteğimiz "daha az yabancılaşmak" olacak.
Etiketler:
albert camus,
fransız,
Meursault,
the stanger,
yabancı
8 Şubat 2013 Cuma
Faust - Goethe
Goethe'ye her zaman hayran olmuşumdur. Gerek çocukluktan beri okumam,gerek yaratıcı yeteneğine bakılırsa edebiyatından Tanrılarından olması, gerekse kullandığı dilin dönemini çağlar sonrasına aktarması... İşte Faust karakter olarak aslında Goethe'nin kendisi, yıllar boyunca süregelen yaşamının izlerinin toplandığı bir kahraman. Çok yüce bir eserin baş adamı. Kitap aslında bir roman olarak gözükse de farklı bir biçim ile, şiirsel bir dil ile (tiyatral olarak) yazılmış bir eser. Belki de bu sayede monologları ve diyalogları çok daha iyi hissedebiliyoruz. Dilin gücünü kıvamında tutuyor ve ruhu sindirerek veriyor.
Eserin Faust'tan sonraki en önemli kahramanı, şeytan yani yazılan adıyla Mephistofeles. Hatta bu iki kahraman da birbirinden ayrı tutulamıyor çünkü sürekli bir çatışma içerisindeler. Bu kahraman aslında Faust'un tüm değişimlerinin sebebi ve Faust'un kısmi anlamda akıl hocası olarak da kabul edilebilir. Faust bir bilim adamı olmasına rağmen inanç-bilim karmaşası etrafında sıkışıp kalıyor. İşte bu noktada Faust'un yazımının uzun yıllar boyunca sürdüğü ve bu süreçte Goethe'nin dinsel inanç anlamında da sürekli bunalımlara girip kendi tasavvufunu yaratması da Mephistofeles'in ortaya çıkışının bir sebebi. Farklı bir açıdan bakarsak Faust da kitapta Tanrı kavramına inanmayan biri ve Mephistofeles aslında Tanrı'nın kötü yanı olarak Faust'u hem Tanrı'ya çağırıyor hem de sonsuz hazzın kötülüğüne itiyor. Mephistofeles çoğu zaman Faust'un bastırılamayan bir güdüsü, yenişemediği iç sesi ve dostu bile olabiliyor. Özellikle Faust'un ölümsüzlük sevdası onu ölümsüz bir aşk yerine bitmeyen çaresizliklerinin devamlılığına sürüklüyor.
Kitapta 3. kişi yani Faust'un aşkı Margarete, Goethe'nin gençlik aşkı, şiirler yazdığı Maria von Wilhelm olarak da değerlendirilebilir. Hatta Goethe'nin Divanı'nda bu karakter doğu etkileriyle Züleyha olarak da geçer. Bu karakter de Faust'u aşkıyla bu dünyada tutmak ister ve Faust'un ilahi çerçevedeki düşüncesinde sonsuzluğa ulaşmasında yardımcı olur. Bir başka tarafı da Goethe ne zaman Mephistofeles ile çatışsa oradan Margarete çıkagelir ve Faust'u bir anda rahatlatır. Faust Mephistopeles'ten ne kadar uzaklaşırsa kendi içindeki aşkı bulur.
Roman hakkındaki bir diğer değerlendirme de şöyle olabilir. Goethe o dönemde İslamiyet'e aşırı derecede meraklanmış ve dinler felsefesi konusunda ilerledikçe Faust karakterini de geliştirmiş. Başka bir bağlamda bakarsak Faust artık Orta Çağ'ın Hristiyanlık anlayışından bıkmış ve kendini dinsizliğe itmiştir. Bu sebepten ötürü de Faust kendi inanç sisteminde bile kendini bir yere koyamamıştır. Yalnızdır, dışlanmıştır. Ama en önemlisi de, Faust bir dine inanmak için asla bir peygamber aramamıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




