21 Temmuz 2013 Pazar

Otostopçunun Galaksi Rehberi - Douglas Adams (6'sından 5'i)

Geç kalmış bir doğum günü hediyesi olarak bana verildi bu kitap. Kitaplar demeliyim daha doğrusu çünkü benim hediyem şu beşi bir yerde olanıydı. Ben de hemen okuyup bitirdim ve yazıyorum şimdi. İlk önce şöyle bir özetlemem gerekirse:

Ford Prefect, Rehber için çalışan gezgin bir araştırmacı. Dünya'ya bir haftalığına geliyor fakat bir aksilik sonucu on beş sene burada mahsur kalıyor. Daha sonra Arthur Dent ile arkadaş oluyor. Her şey birgün Vogonların gelip bir hiperuzay yolu için Dünya'yı yok etmesiyle başlıyor. Tabi Arthur ve Ford otostop ile bir Vogon gemisine binerek ölmekten kurtuluyor ve tahmin edersiniz ki başlarına bir sürü şey geliyor. Kitabın sonundaysa, biraz farklı da olsa, başladıkları yere geri dönüyorlar.

Böyle basit dursa da kitap bayağı karışık aslında. Bazı olayların nasıl geliştiğini ya da nasıl son bulduğunu asla öğrenemeyeceğiz. Yazar bununla ilgili serzenişte bulunacağımızı düşünerek gerekli açıklamayı da yapmış. O yüzden bu durumu pek umursamayın.

Bunca karışıklığın dışında, kitap bir hayli eğlenceli. Genel olarak kitaptaki en hoş şeylerden biriyse evrenin sonunda bir restoran fikri. Yani orada öylece oturup yemeğinizi yerken bir yandan da evrenin yok oluşunu seyredip sonra hiçbir şey olmamış gibi evinize geri dönüyorsunuz. E tabi bunu zamanda yolculuk yaparak gerçekleştiriyorsunuz. Kitapta bayağı sevdiğim kişiyse Paranoyak Android Marvin. Sürekli şikayet edecek bir şeyler bulsa da oldukça sevimli. Bence siz de seveceksiniz.

Son olarak Otostopçunun Galaksi Rehberi'ni bu yaz okuyun ve çıkın bahçeye, balkona, cama gökyüzüne bakın ve başka galaksileri düşünün. Olur da bir uzay aracına rastlayıp otostop çekmeye karar verirseniz havlunuzu yanınızdan ayırmayın ve paniğe kapılmayın.

Zeynep Ecehan Taşar

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Aşk-ı Memnu - Halid Ziya Uşaklıgil

Eylül'den sonra çok büyük hevesle başladığım kitaptı. Mehmet Rauf'u kitaba yönlendiren adamda kim bilir ne işler vardır diyerek kitabı açtım! Bir de ne göreyim? Kitap Uşaklıgil tarafından imzalanmış. Zamanında bu kapak kitabın kendi yazarı tarafından da açılmış, sayfalarında ondan da kalan bir kırışıklık var kenarlarda demek.

Tabii bu durum beni aldı götürdü, kitaba inanılmaz bir keyifle başladım. Önsöz ve kitapta emeği geçenlerin yazılarını okumadan rahat edemediğim için Yayın Yönetmeni Rahim Tarım'ın yazdığı kısa yazı ile kitaba başladım. Kitaplarında kullandıkları bir teknikten bahsediyordu. Kitaptaki orijinal kelimeleri direkt bırakmışlar ve günümüz türkçelerini köşeli parantezler ve italikler içinde yazmışlar. Kusura bakmayın ama, güler yüzlülüğüne ve Türk Edebiyatına ÖZGÜR yayıneviyle verdiğiniz katkıya minnettar olduğum Rahim Bey, kitabın içine sıçmışsınız. 

Bu blogda kullandığım ilk hakaret heralde. Okumayı kolaylaştıracağından çünkü tanıdık kelime görmek ve gözlerin kitabı atlayarak okumasından bahsedilmiş. Ne üzücü buna inanılmış olması ve kitabın bu hale getirilmiş olması. Okumak inanılmaz yorucu, takip etmek çok zor. Uşaklıgil'in yazdıklarından çok italik parantezler dikkatimi çekti kitap boyunca. 

Fakat tüm bunlar Aşk-ı Memnu'nun her okunuşta kendini kanıtlamasını engellemiyor. Bir kere bu roman gayet canlı. Karakterlerin hepsi bu kitaba has. Bihter gözünün kenarıyla matmazele bakarak Nihal'e doğru ilerleyip onu birden göğsüne bastırıyor kitabın başlarında örneğin. En basitinden bu örnek karakterlerin sadece yazarın gözlemlerine bağlı hareket etmediklerini gösteriyor. Karakter olaylara sadece karakterlerinin gerektiği şekilde değil, ayrıca insani bir tavırla tepki veriyorlar. 

Kitabın beni tavlayan diğer bir özelliği ise diziden kalan tüm görüntüleri silebiliyor oluşuydu. Ev ahalisinin bağımlısı olduğu ve benimde gözümün takılmak zorunda kaldığı bu diziden kitabın 100. sayfasına gelmeden eser kalmamıştır. 

Fetih Naci'nin de altını çizdiği ve benim daha sonraları dikkatimi çeken bir diğer konu ise karakterlerin kişiliklerinin ve toplumdaki yerlerinin çeşitliliği. Göçmen, babadan zengin, öksüz, menopoz azgını, şıpsevdi, daima hüzünlü, sıradan... Herkesten var bu romanda. Herkesin tepkileri var, herkesin sesi var. 

Fakat kimi zaman bu sesler çığrığından çıkıyor. Uşaklıgil bizim bilmemiz gerekmeyen, karakterin o anından bağımsız duyguları döküyor ortaya. Büyük ihtimalle biz karakterler hakkında, karakterlerin kendileri haklarında bildiklerinden daha çok şey bilerek kitabı bitiriyoruz. 

Kitapta en çok hoşuma giden olaysa yazar ortalıkta yoktur. Karakterlerin başından geçenler ve bunlara tepkileri, bu karakterlerin kişiliklerini çok güzel açığa çıkarır. Öyle ki, bu başarılı tanımlamalar daha sonra gelişecek olayların alt zeminini oluşturmak için gereken arkaplan bilgilerini bile güzelce içinde sindirilmiş olarak barındırır.

Zaman konusu ise kitapta ayrı güzel bir yere sahip. Tüm olaylar öyle güzel yedirilmiş ki zamana okurken hiçbir şeyi yadırgamıyorsunuz, aksine gayet normal geliyor. Karakterlerin canlılığının, yazarın başarısının ve diğer tüm güzel hususların zamanın akıcılığı ve gerçekçiliğiyle birleşmesi kitabı paha biçilemez bir hale gelmiş. Her ne kadar baskısı hoşuma gitmemiş olsam da kitap Türk Edebiyatına güvenmek için başka bir koskoca sebep.

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Eylül - Mehmet Rauf

Uzun tasvirlerle dolu, insanların zihnine bu kadar bulaşmış bir romanı bana okutturan şey neydi ciddi ciddi merak ediyorum. Normal koşullar altında belki de yüzüne bakmayı bile düşünmeyeceğim bu roman, son dönemlerde okuduğum en iyi kitap olmayı bir tarafa bırakın, beni okumaya tekrardan bağlayan kitaplardan olmuştur. Kitabı her elimden bırakışımda zihnimde dimağımda bıraktığı tadı bugüne kadar aldığım kitap çok azdır.

Öncelikle görsel zenginlikten güzellikten bahsetmek istiyorum. Kitabı okurken olayların geçtiği mekana olan yakınlığımdan mıdır bilmem ama fena halde etkilenmiş buldum kendimi. Kimi anlar da hiçbir şey beklemez sadece biraz daha anlatsana "Boğaziçini Mehmet Abi" dercesine kitabına bakardım.  Başından sonuna kadar defalarca kez düşünüldüğü o kadar belli ediyor ki kendini biraz duraksayarak okusanız kitabı her cümleden ayrı bir roman yazılabilir. Her cümle de daha da artan bir koku var. Göstermekle kalmıyor yaşatıyor, onunla da yetinmiyor kokusunu dahi getiriyor size. Boğaziçinde kar diyor, bir yerde onu anlatıyor. 

Kar dumanlarla savrularak, puslarla sulanarak Boğaziçi'ni hırpalarken, onların bacasında ince bir duman, fırtınaya meydan okur gibi yükselecekti; soğuklarda gezerek elleri, yüzleri donmuş döndükleri zaman, odaları ılık, kendilrerini kabule hazır, konukseverlikte cömert davranacaktı.

Bir roman daha ne kadar güzel anlatabilir diyorum; bir roman, romanlığından daha ne kadar vazgeçebilir? Ancak Eylül kadar vazgeçebilir. 

Ben tüm bunlarla mest olurken kitabın asıl mahiyetini unutuyordum: Eylül edebiyatımızın ilk psikolojik romanı. Kimi zaman insanların zihinlerine hapsoluyoruz. Necib ve Suad arasında gidip geliyoruz. Bazen sayfalarca Necib'in düşüncelerini dinliyoruz. İşin garip tarafıysa bu, dinliyoruz. Ne o ağırlık var kitapta, ne o kasvet! Hüzünlüyse hüzünlü, yorucuysa yorucu ama öyle samimi ki "Ah ulan, git konuş, söyle artık, o da seviyor," diye seslenmenizi bile sağlıyor. 

Galiba bunun sebebi türlü karakterin var olması ve bu karakterlerin ciddi bir altyapısı olması: Umutsuz Necib, hüzünlü Suad, Naif Süreyya, Kıskanç Hacer, Adi ve paragöz Fatin, Otoriter Baba, Masum Anne. Hepsi adeta bir bulmaanın parçaları gibi birbirlerini tamamlıyorlar. Kitabı okurken sanki gözleriniz bu yapboz parçalarının sınırlarında geziyor gibi hissediyorsunuz. Hayatlarına dair, onlara dair her şeyi öğreniyorsunuz. Ama fazlasını değil, yeteri kadarını öğreniyorsunuz. Kitap öyle ki tam ayarında, hiçbir fazlası yok. 

Tüm bu tasfirler ve psikolojik betimlemeler içinde ister istemez topluma, ilişkilere, ahlaka, aile kurumuna dair düşünceler, bilhassa eleştiriler var. Lakin bu eleştiriler birer serzenişten ibaret kalınca işin boyutu değişiyor. Tüm bu duruma yalnız üzülünüyor, söyleniliyor fakat hiçbir öneri getirilmiyor. Benim için kitabı çekici kılan diğer bir noktada bu. Necib ne kadar çaresizse ben de o kadar çaresizdim kitabı okurken. O ne kadar aşkından dolayı akıldan eksikse ben de o kadar eksik kaldım. Suad iffetinden ödün vermeyi arzularken yanıldığı konusunda ne kadar yanılıyorsa ben de o kadar yanıldım. 

fakat

Tüm bu güzelliklere gölge çeken bir şey var ki kitap boyunca zar zor dayandım. Okuduğum baskı her satırda onlarca yazım hatasına yer veriyordu. Sadeleştirmesi ve müdahalelerin çoğu yersiz, çoğu zaman da Mehmet Rauf'un dilini anlatımını kirletiyor. Bordo-siyah Yayınlarındandı benim okuduğum kitap. Ona denk gelmemenizi canı gönülden dilerim.

Bunların dışında Mehmet Rauf çoğu zaman ufak nüansları okuyucuya bırakıyor. Örneğin Fetih Naci'nin eleştirisinde dediği gibi bir yerden sonra Suad ile Necib birbirlerine siz yerine sen demeye başlıyor. Bir başka örnek ise Süreyya giderek daha çok yok oluyor kitapta. 

Aşk da kimi zaman bayağılaşan işaretler görülse de karakterlerin yeri, birbirlerine karşı durumu kitaba onlardan bir his katıyor. 

Kitapta tüm bu ilişki odağının dışında "memurluk" mesleğinin sekteleri, o zamanın modern toplumunda "büyük" ailenin artık bir sorun oluşu, evliliklerin noksan yanları sezilmektedir. Fakat kitabın genelinde olduğu gibi bunlara da çözüm yoktur. Sorunun içinde boğuşur dururuz. Bu boğuşma kimi zaman kitaba can verirken kimi zaman da kitaptaki düşünceleri veyahut olayları sekteye uğratır.

yine de 

Bugüne kadar bu kaliteyle kalabilmiş nadide eserlerden biri Eylül. Okuması, üzerine düşünmesi veyahut onu çözmeye çalışması ayrı keyifli. Okunmadan ölünürse yazık olacak kitaplardan.

13 Temmuz 2013 Cumartesi

Küçük Paşa - Ebubekir Hâzım Tepeyran

Fetih Naci'nin Yüzyılın 100 Türk Romanında ikinci sırada Tepeyran'ın Küçük Paşa'sı vardı. Siyasetçi ve bürokrat olan Tepeyran bu romanı zamanında çok üzüntü duyduğu İç Anadolu için yazıyor. Bilinenin aksine, Karabibik bir romandan çok sadece uzun bir hikaye olduğunu göz önüne alırsak, Küçük Paşa Türk edebiyatının ilk köy romanı olarak yerini alıyor.

Kitap üç kısımdan oluşuyor, mevsimler ve mekanlar da bu kısımlara ayak uyduruyor. Örneğin Salih'in henüz kırk günlükken konağa gelmesiyle başlar ve kovulmasıyla biter. Bu sırada Paşababa'nın evi farklı tasvirlerden geçer. 
Paşababa'nın sağlığı henüz yerindeyken evin mermerleri göz kamaştırıcı haldedir, tuvaleti bile büyüleyicidir. Lakin Paşababa'nın bir seyahatten sonra rahatsızlanması ve bir ayağının çukura girmesi yüzünden ev giderek basıklaşır, evin görüntüsü giderek karanlıklaşır. 

İkinci Kısımda Salih'in köye dönmesiyle mekanın radikal değişimi ve bu değişimin Salih üzerindeki etkileri yine hikayeyi ilerletici bir öge halini alıyor. Kimi zaman dış karakterlerin ve dış mekanın etkileri ile olması olanaksız bir olay gerçekleşiyor. Bunların ilki İlk kısımda Salih'e köyün övülmesi ve Salih'in gönderilmesi iken ikinci kısımda elinde ne var ne yok alınmasıdır. Bu hırsızlık furyasına ne yazık ki ailesi de dahil ediliyor. Gördüğüyle anlıyor ki, artık ne bir babası vardır, ne de sığınabileceği bir annesi. 

Üçüncü kısıma gelirken bahar azıcık yüzünü gösteriyor. Belki de Tepeyran'ın en gaddar olduğu an budur. Kitabı okuyan kimse babası ile çocuğunun o kadar yakınlaşmasından sonra böyle kötü bir baht beklemiyordur. Fakat Tepeyran hiç acımıyor ve babasını sahneden çekiyor. Tabii bunu yapmasının en büyük sebebi o zamanki savaşların ailelere ve köy halkına nasıl zararlar verdiğini aktarmaktır. Fakat hikayenin seyrini tamamen değiştirmesi, kötü yönde değiştirmesi üzücüdür.

Normalde ana karakterlerin kahramanlaştırılmasını ve daima hayatta kalacaklarmış gibi gösterilmeleri hoşuma gitmez, fakat böyle talihsiz bir çocuğun ufak hayatının her döneminde yaşadığı türlü acıların üstüne bir de o son darbeyi tatması açıkçası beni üzdü.

Tüm bunlar romanı fazlasıyla acıklı ve romantizm denizinde boğulmuş bir roman yapıyor. Sonun hızlı ve vurucu oluşu kitabın diğer kısımlarındaki gibi durumun ve çevrenin hikayeye kattığı ivmedendir. Küçük Paşa'nın bir türlü kanıksayamadığı mekan ve mekanın bir türlü kanıksayamadığı Küçük Paşa kitap boyunca sürekli birbiriyle çarpışıyor. Bu çarpışma esnasında askerlik eleştirisi, namus anlayışında İstanbul-Anadolu farkı, Anadolu'nun çoraklığı defalarca resmediliyor.

Unutulmuş fakat unutulmaması gereken roman.

22 Haziran 2013 Cumartesi

Utanmaz Adam - Hüseyin Rahmi Gürpınar

Öncelikle merhabalar, uzun bir süre, doğru düzgün kitap okuyamamam sebebiyle, bu kılıfsız mecrayı sahipsiz bıraktım. Sağ olsunlar, diğer arkadaşlarım da benim yokluğumdan istifade etmeye çalışmamışlar; sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. Neyse, tatilin getirdiği rahatlıkla bendeniz günlerce tembellik yaptıktan sonra kolları sıvayıp tekrar başlama kararı aldım.

Tüm bunlar olurken, reddedilemeyecek güzellikte bir teklif aldım. "Fetih Naci'nin Yüzyılın 100 Türk Romanı listesindeki kitaplara başlamaya ne dersin?"(liste) Teklifi kabul eder etmez okumaya başladım ve şu an karşınıza listedeki ilk kitapla geldim. 

Hüseyin Rahmi Gürpınar, Türk Edebiyatının en renkli isimlerinden biri şüphesiz. Heybeliada'daki heyecanlı günlerinden bahis açacak değilim, fakat dönemindeki yeni doğan fikirleri takip etmesi, edebilmesi ve bunları cesaretle yansıtmak istemesi çok büyük yetenek. Ne yazık ki, hikayesine bu fikirlerinden az güvenmesi beni üzdü. Kitap ilerledikçe, hikayenin yerini uzun konuşmalar aldı. Uzun konuşmalar hikayeye bir şeyler kazandırmaksa, karakterlerin bahtlarını değiştirmektense yazara hizmet ediyor. Koca sene akademik makale okumaktan sıkılmış biri olarak, hikaye içinde verilemeyen fikir bana nedense çok itici geldi. Nuri Bilge Ceylan'ın filmi çekmek yerine çıkıp yarım saat kamera karşısında niye bunları yapmak istediğini düşünün. Hangisi daha etkili olurdu? 

Tüm bu hikaye içinde yoğurulmuş fikir bahsini geçersek, diğer önemli husus ise okuma arzusudur. Bir insanı daha çok okumaya iten ve daha çok yazmasını sağlayan asıl mesele arzudur. Her ne kadar çoğu kişi ilham gibi bunu da çaresiz romantiklerin bir safsatası saysa da; sevginin, arzunun girmediği her işi çöp olarak değerlendirmekle yükümlüyüm. Bu kitap eğer fazlaca etki altında kalırsanız sizi kendisinden soğutup kanser olmanıza sebep olabilir. Kitap kanseri denir buna; yayılır, yayılır, yayılır, ardından da tüm kitap algınızı kapsayan bir iğrenme duygusuna sebep olur. Böyle kitapların ortak özelliği yazarın her zaman başınızda baba gibi bekleyip "Bak evladım, şuradan gideceksin," "Evet, aynen benim benim gibi düşüneceksin," "Bak ben ne güzel yorumlamışım, değil mi?" gibi diretmeleridir. Ne yazık ki bu kitapta bundan çokça var. 

Benim bu kişisel değerlendirmelerimin dışında, kitaba belli bakış açılarıyla da yaklaşmak istiyorum.

Maslow Olsa Ne Derdi?
Kitap boyunca aklımdan çıkmayan bu soruya bulduğum karşılık, "Bu Avnussalah neyin nesi böyle?" diye sorardı heralde oldu. İstanbul'un bir köşesinde hayatta kalma mücadelesi veren bu adam, ne idüğü belirsiz bu adam, belli ki tüm sosyal tabakaların dışında kalıyor. Tüm bunları kapsayan fakat hiçbirinden olmayan bu adam kitap boyunca şekilden şekile giriyor. Yeri gelince kedi eti yiyecek kadar çulsuz, yeri gelince de önüne sunulan havyarla tok gözlülük taslayacak bir çok görmüş çok geçirmiş. Her geçen sayfa da kimdir bu Salah, ne yapar, gazeteci midir, yazar mıdır, feylesof mudur, yoksa modern dolandırıcıların atası mıdır? Bilemedim. Büyük ihtimalle de anlayamayacağım. İşin üzücü tarafı, kısa süreli karakterler dışında, tüm karakterler bu ayarda. Yazarın eline bırakıldıkça karakterler bozuluyor ve doğallıklarını yitiriyor. 

Göstergebilim
Kitaptaki fikirler kesinlikle sonuna kadar arkasında durduğum ve benim fikirlerimi belki de en iyi şekilde anlatan cümlelerle yazılmış. Fakat, üzülerek söylüyorum ki, kitap bir yerden sonra "Salaklar için Modern Felsefe" kitabına dönüşmüş. Yazarı yazar yapan en büyük özellik dünyayı okuyabilmesidir ve okuduğunu yansıtabilmektir. Yazar, hiçbir taraf olmadan, okuduklarını yansıtarak yeni bir dünya yaratır. Bu dünyada taraflar var olamaz, tıpkı gerçek dünya gibi. Yalnızca bir'in farklı yorumları var olur. Bu yorumlar okurun süreçte aldığı yere göre değişir ve, tam da bu yüzden, bana kalırsa yazar bu yere dokunmamalıdır. 

Ayrıca, Gürpınar bu kitap bir yazardan çok bir yazman olmuştur. Kitabın sonlarına gittikçe niye bir politikacı olduğunu daha da iyi kavrıyorsunuz. Yalnızca politikacılar ve öğretmenler diyaloglardansa tek bir kişinin uzunca konuşmasını yeğler. Dilin görevi kitap boyunca dikte etmektir, kalıba sokmaktır; her ne kadar sokulan kalıp bir kalıpsızlık teması olsa da.

Herhangi Bir Sosyolog
Kitabı okuyan herhangi bir sosyoloğun ilk şaşkınlığı, her halde, toplumsal olayların nasıl da değişmeden günümüze kadar aktarılabildiğine olacaktır. Gürpınar'ın döneminde kim ne yaptı bilemiyorum, fakat kitaptaki eleştirilerin iğneleri adeta bugünün Türkiye'sini hedef almaktadır. Büyük eserler veyahut büyük fikirler kendilerini sonsuzluklarıyla kanıtlar, bilirsiniz. Utanmaz Adam, içinde barındırdığı fikirler ve türlü toplumsal eleştirilerle günümüz dünyasını çoğu insanın cesaret edemediğinden çok daha sert bir biçimde eleştirmektedir. 
Biz ne kadar siziz, siz ne kadar bizsiniz. (Gürpınar 1997: 349)
Sansür gazetelere yazdırmaz, hafiyeler halkı dertleşmeye bırakmaz, hükümetin her fenalığı gizli hastalıklar gibi örtülü geçer, Türkler burunlarının dibinde olan biten felaket haberlerini Avrupa gazetelerinden öğrenebilirlerdi. (359)
Yazarın bir yerde de, sıradan hırsızların küçük işlerle uğraştıklarını, asıl büyük hırsızların zenginler olduğunu ve bunu türlü modern aracı insanlara yutturarak yaptıklarını söyler.

J. Derrida
Bir keresinde Derrida'nın ötekiler üzerine yazdığı bir şey okumuştum. Ötekilerin ütopik şehirleri olur, her şeyin tıkırında olduğu, havanın bile kendi emellerine hizmet ettiği bir dünyadır bu. Derrida çok sert eleştirir bunu, her 'ideal'i eleştirdiği gibi. Metafiziğin yersizliğini ve Batı'yı oluşturan yüzsüzlüğü tartışırken, bence bu kitabı da görse boş geçmezdi.

"What if someone came along who changed not the way you think about everything, but everything about the way you think?" diye sorardı Avnussalah'a ve iki saz arkadaşına ve elebaşları Gürpınar'a. 


Gürpınar'ın yazdığı fikirler her zaman zihnimin yapıtaşları olsa da, fikirleri değişince elinde bir şey kalmayacak insanlara bir türlü alışamadım. Alışmamak da lazım. Gürpınar kitap boyunca konu hakkında elinde olan her şeyi sofraya sermiştir, fakat kendisinden çok az şey - belki de hiçbir şey - katarak. 

23 Mart 2013 Cumartesi

The Wall - Jean-Paul Sartre

Okumaya başlarken korktuğum gibi, anlatmaya başlarken de korkuyorum. Boyumdan büyük bir şey yapıyormuş gibi hissediyorum. Fakat yanıma Depeche Mode şarkıları alıp notlarımı tekrar okuduktan sonra notlarımı yazmaya cesaret edebildim.

Kitap 5 farklı hikayeden oluşuyor. Farklı olduğunu sadece okumadan önce iddia edebileceğiniz 5 hikaye. İlki, duvar, tamamen kişisel bir tepki. İspanya İç Savaş'ına karşı verilen bu tepki, İspanya'da faşizmin yükseldiği döneme denk geliyor, ki Sartre da bir hayli umutsuz bu konuda. Anlatıcı ise Pablo, tamamen onun gözlerinden görüyoruz her şeyi. Sadece o isterse herhangi bir bilgi paylaşıyor. Bilinç akışı tekniğini görüyoruz fakat hikaye bilinç akışı olamayacak kadar güzel ve canlı resmedilmiş. Hikaye ise, en sonunda, hiç düşünemeyeceğeniz bir yerde sizi bırakıyor. Kalıyorsunuz öyle. Ölüm hakkında çok net bir tavrı var hikayenin: Gelecek ve Bilmeyeceksiniz. Hatta abartıp en güzel yanının bu olduğunu iddia edecek belki. Ölmekten korkmayan ve kendini feda etmeye hazır birisinin son ana kadar beklemesi ve sonunda bazı şeylerden kurtulup başka şeyler tarafından öldürülmesi... Bir damla ter çenenizden düşüveriyor hikayenin bitmesiyle.

Bir diğer hikaye ise "The Room." Çok değerli. Kitapta okurken en çok keyif aldığım hikaye heralde. Bağımlılığın son evrelerinde, aynı anda hem kendi uydurduğu yalana inanan hem de kimsenin görmeyi bile düşünemeyeceği bir gerçeğe inanma cesaretine sahip bir kadın söz konusu. Odadaki kokuları, sesleri, saldırıları çok net hissediyorsunuz. Belki de bu bölümü böyle çok sevmemin sebebi, odanın kendine haslığıdır.

Erostratus ise bu kitabı alma ve okuma sebebimdi. Sırf bu hikayeyi merak ettiğim için aldım. İşini kaybettikten sonra aşağıya bakıp insanları görüyor. Bir gün kendisinin de patlayıp her şeyi aydınlatacağını düşünüyor. Kendini bir anda tüm insanlıktan üstün görüyor, onun bu kadar üstün olduğunu anladıklarında onu nasıl öldüreceklerini düşünüyor. Sıradışı. Hümanizme yapılan en büyük eleştiridir bence bu. Hümanizmi eleştiren birinin hümanizmi karşı duruşunun ve bu karşı duruşun oluşturduğu planları gerçekleştirememesinin hikayesi. Aydınlanma ile gelen fikirin üstünlüğüyle, herhangi bir sistemi ya da akımı yine o akımın silahlarını kullanarak yıkmak zorunda kaldık ve haliyle bunun mümkün olamayacağını anladık. Yavaş yavaş inkar sesleri azaldı ve daha rahat hissetmeye başladık. Fakat Erostratus'ta kişi başarısızlığını Hümanizme atfediyor.

Intimacy ise bir kadının iç karakterleri arasındaki geçiş üzerine kurulu. Ne olduğundan emin olamayan, daha doğrusu emin olmaktan korkan bir kadının hikayesi. İlişkiler ağında bir görünüp bir kaybolan büyünün geçiş anına denk gelmiş bir hikaye.

4 yaşından başlayıp Freudyen bir bakış açısıyla hayatı irdelenen Lucien'in hikayesinin adı ise "A Childhood of a Leader." Yine ne olduğunu tam olarak anlayamamış, ne olması gerektiğini bilmeyen hatta bu kargaşa içinde yaşamaya alışabilmiş birinin hikayesi. Burjuva bir aileden, homoseksüel bir aşka ve oradan da Faşist silahlı bir bireye.

Garip ve bu yüzden de etkileyici hikayeler. Hiçbir hikayede yalnız kalmıyorsunuz, fakat yine de hikayelerden kimse sizin yanınızda yolculuğa devam etmek istemiyor.