29 Ağustos 2013 Perşembe

The Virtue of Selfishness - Ayn Rand

Ne yaptım ne ettimse, gene kendimi bir Ayn Rand romanı karşısında buldum. Neden bilmiyorum bu kadının adını görünce dayanamıyorum, içimde büyük bir okuma isteği uyanır ve ardından önce okuduğuma pişman oluyor ardından da daha çok içine gömülüyorum. Gene okuma krizimin tuttuğu bir gün elime bu defa bu kitabını aldım. Denemelerini topladığı bir kitap. Genel olarak Ahlak Felsefesi üzerine yazmış ve kendi oluşturduğu Objektivizm üzerine yazmış.

Önce Ayn Rand kimdir necidir ona bir değinmek lazım. Kendisi, günümüz liberal fikirlerinin ve kapitalist görüşün belki de en radikal savunucularındandır. Kendisinin deyimiyle bugüne kadar "canavar" olarak tasvir edilen kapitalizmi, egoyu ve daha nice "bireyselci" tavrı savunur. Çoğu kişi bunun sadece bir tepki olduğunu düşünür. Zira kendisi Rusya'da doğmuş, Bolşevik İhtilalinde Ukrayna'ya kaçmıştır. Kısa bir süre tekrar Rusya'da yaşadıktan sonra Amerika'ya gidip bir daha geri dönmemiştir. Efsaneye göre, babası onu yolcu ederken, "Kızım git ve Rusya'da herkesin nasıl öldürüldüğünü anlat," demiştir. Başkalarına yardım etmeyi, hayır işleri yapmayı, komün yaşamı bir insanın en utanılacak hali saymıştır.

Fikirlerine tam olarak katılmamamla beraber, radikalliğini ilginç bulmuyor değilim. Ön yargısının üstesinden gelebilecek herkese de bu kitabı dikkatlice okumasını öneririm. Zira başta ABD olmak üzere günümüz kapitalist devletlerinin her hareketinin temelinde Ayn Rand'ı görürüz. Her ABD seçiminde iki taraf da en az bir kez alıntı olarak Ayn Rand'ı kullanır. Tüm bunlara rağmen Ayn Rand hayatı boyunca bahsettiği gerçek Kapitalizm'in batıda değil, doğuda vücut bulacağına inanmıştır.

Gelelim kitabımıza, kitabı biraz detaylı ve uzun uzadıya anlatmak isterdim fakat içinde bahsedecek bir sürü öge var ve toplam 17 bölüm var. Bu 17 bölümde Bencilliğin yapısından, Diğerkâmcılığın insanı nasıl zorunlu iyiliğe götürdüğüne ve bu iyilikten nasıl bir cacık olmayacağına kadar bir çok şeye değinmiş.Değindiği çoğu şeyi kendi "hardcore kapitalizm" ve objektivist bakış açısıyla anlatmış.

Ne zaman okusam, okumaya yeltensem korktuğum biri olan Ayn Rand üzerine yazma konusu da bir hayli sıkıntılı. 17 makaleden oluşan kitabında bencilliğin insanın özsaygısının kaynağı olduğunu ve bunun nasıl da diğer çevrelerce bir "canavar"mışçasına gösterildiğini söylüyor. Sık sık özgeçmişinden kaynaklanan serzenişler ile oluşturduğu siyasi ve ekonomik görüşünü ortaya koyuyor.

Her görüşün en iyilerinin okunması gerektiğini düşünen ben, sabrı olan herkese bu kitaba göz atmalarını öneriyorum.

28 Ağustos 2013 Çarşamba

Sinekli Bakkal - Halide Edip Adıvar

Herkesin roman diye atfettiği fakat roman olmayan bir kitaptır kendisi. Zamanında ödül de almış üstüne üstlük. Çoğu açıdan eksik bir kitap. 20. sayfasından itibaren tahmin edilebilecek üç dört mesajla haybeye uzatılmış ayrıca.

Çoğunuz niye bu kadar sert girdiğimi merak edeceksiniz, fakat sebeplerimi size tek tek açıklayınca hak vereceğinize eminim.

Kitap ÖZGÜR yayınevinden basılmış, 450 sayfa kadar. Fakat içinden tekrar edilmiş tasvirleri çıkarırsanız kitabın 50 sayfa kadar eksileceğini göreceksiniz. Rabianın bal gözleri, dedenin sükunet veren havası defalarca aynı kelimelerle tekrar edilmiş. 

Kitapta karakterler tam bir kukla. Tüm karakterler hem de, istisnasız. Belki Padişah değil, kendi havasını, tahtı dolayısıyla, koruyor. Fakat onun da kitabın içindeki varlığı bir amaca hizmet ediyor. Elbette her kitapta bütün karakterler belirli amaçlara hizmet ederler. Ama bunun nasıl yapıldığı çok önemlidir. Kimi romanlarda karakterler özgürken, en azından özgürmüş hissini verebilirken, çoğu romanda böyle bir şey mevzubahis değildir. Sinekli Bakkal bu ikinci gruba dahil olur. Her kelime seçilmiş, her satır seni amaca götürüyor, her söz biraz daha "Bak benim fikrim bu!" diyor. 

Karakterler hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Haklarında çok şey anlatılıyor fakat bunların hepsi çarptırılmış, tek pencereden yazılmış, derinliği olmayan ve yoruma kapalı tasvirler. Her şey o kadar kesin ki! Peregrini şucu, Osman bucu, Dede şöyleci, İmam böyleci. Kitapta insana dair, insanın özüne dair hiçbir şey yok. Halide Edip bu kitabı yazarken etrafındaki siyasi ve kültürel olaylardan o kadar çok etkilenmiş ki kültürü bir üst olgu olarak alamamış, onun kapsayıcı özelliğinden vazgeçmiş ve onu sadece kardeşleriyle alışveriş içerisindeki bir öge olarak işlemiş. Rabia da en büyük aracı. Rabia'nın evrimini kullanarak kendi kafasındaki idael kadını çizmiş. Bu idael kadın her açıdan imkansızdır. Şark kültürünün özünü kavramış onu en iyi şekilde tanıtan, Garp'ın fırtınasına tutuluyor, onda kendine has bir şey buluyor. Fakat sırtını Şark'a tamamen dönmeden bir koluyla da Garp'ı sarıyor. Bir yandan Sinekli Bakkal'ın gördüğü en "abla", en "feminist", bir yandan da utangaç narin bir kızcağız. Kişilik olarak romanda bir türlü çizilmeyen ve imkansızlığı yüzünden de çizilemeyecek olan Rabia bir fikir uğruna yaratılmıştır ve bu fikirin kuklası olarak kalmıştır. 

Bu kukla oyununda karakterlerin ipleri o kadar belli ki, kime izletseniz bu ipleri kolayca sezecek hatta biraz yaramaz olanları dişleriyle bu ipleri koparmaya çalışacaktır. Kim bilir belki ondan sonra kitap çok daha güzel bir hal alır.

Rabia'nın büyümesi, Peregrini'nin dönüşü, İmam'ın evinin düzenlenmesi gibi olaylarla açığa vurulan Garp ve Şark'ın aynı potada doğru miktarlarla eritilmesi ve birbirleri arasındaki alışveriş adeta bu iki kültüre de, bu kültürde yaşayan insanlara da hakarettir. Hiçbir kültürel derinlik hesaba katılmadan, "bundan şu kadarcık alsak, şu kadar aşk eklesek ve bir tutam da müzik katsak olur bence, ne dersin?" diye yazılmış bir kitap havası vermektedir. Ziyadesiyle de öyledir.

Seveni bol olan bu kitaba içim bir türlü ısınamadı. Tek öneminin zamanındaki problemlere çözüm üretme amacına, didaktik ve ilklerinden olmasına bağlayabildim. Tek hoşuma giden kısımları Vehbi Dede'nin konuştuğu yerler oldu. Onlar da kitabın tüm kasvetli havasına ve "bak, bak, bir şeyler olacak!" havasına karşın boşvermişliği ve kendine has duruşuyla göze batıyordu. Bu da bir milletvekili edebiyatı örneğidir. "Bakın bildiklerim bunlar, fikrim bu, bence böyle olmalıdır, hatta durun size yazdığım şu kitapla örnek vereyim."

15 Ağustos 2013 Perşembe

Leviathan - Paul Auster

 
Belki Paul Auster okuyanlar bilir... Bu adam cinselliği öyle bir çerçeveye sokar ki çok daha fazlasını ister ama bir anda iğrenebilirsiniz de. Ne gariptir Leviathan romanı, genel bir seks çerçevesi içinde ele alınırsa çok daha farklı yerlere varılabilir. Karakterlerin birbirleriyle olan ilişkilerinden tutun, karakterlerin iç dünyasında yaşadıkları tam anlamıyla 'Freudian' bir yaklaşım ögesi gibi gözüküyor bu romanda.

Özetini vermek ne kadar doğru olur bilemem çünkü kitabın özeti verildiği zaman okumanın bir anlamı kalmaz. Evet, genel bilindik üzere Benjamin Sachs adlı edebi yeteneklerini kullanmayı amaçlayan bir karakterin hikayesi diye adlandırılabilir bu. Ancak hiç de öyle değil! Romanın başında öldüğü söylenen Sachs'ın aslında kim olduğu gerçeği ve içimizde hepimizin yapmak istediği o seksist tutkularla bezenmiş anarşist tavır Sachs'ta mevcut. Bir yandan sekse olan tutkusundan kopuşu diğer yandan anarşizmin temel ilkelerini kendine ve olaylara bir bir uyarlamasıyla ve karakteri okurken hissettiğiniz ''acaba şu anda bir savaşta mıyız'' paradigması ile karşı karşıya kalabilirsiniz.

Auster, bu anlamda çok farklı bir yazar. Diğer romanları da okunulduğu zaman aslında çok daha başarılı değerlendirilecek biri. Ancak 'Leviathan'ın kelime anlamını da bilmek çok önemli. Zebur'da geçen bir deniz canavarının adı, nasıl bir insan tasvirine dönüştürülebilir. Bir dini kurgu, bir siyasi aynı zamanda da bir seksist sembol olarak nasıl uyarlanabilir bunun dersini veriyor bize bu roman. Hele ki karakterlerin soğukkanlılığı ama korkaklığının her cümlede kusursuzca yansıtıldığı Leviathan'da bir yandan Peter Aaron'un dünyaya ve insanlara septik bakışı diğer yandan Benjamin Sachs'ın, bir devrimci büyük yazarmış edasıyla var oluş savaşının içinde buluyoruz kendimizi.

Eğer genç bir yazarsanız, ve arzularınızla baş edemeyecek kadar dolmuşsa içiniz... Ve bir gece kendinizi olur olmadık bir yatakta bulrsanız hem de hiç beklenmedik bir insanın korkusuyla yaşayarak... Hele ki isyanınız başlamışsa içinizde, bir sembole dair,  Leviathan  sizin de romanınızdır.

Not: Kitabın kapağında neden özgürlük anıtı var, bunu okudukça anlayacaksınız.
Not 2: Kitabın kapağındaki özgürlük anıtı bir sembol, ama Leviathan'ın mı yoksa Leviathan avcısının mı siz düşünün.

4 Ağustos 2013 Pazar

Ayaşlı ile Kiracıları - Memduh Şevket Esendal

Fethi Naci'nin listesinden bir kitap daha. Zamanı anlamak açısından önemli bir eser. Memduh Şevket Esendal (Meşe) zamanın milletvekillerinden. Siyasi bir duruşu ve siyasi fikirleri var. Trakyalı olması da bunların üstüne tuz biber ekiyor. Osmanlı'nın yıllarca "daha da batıya, evet evet, batıya gidelim!" kafasından doğmuş olan "Trakyalıyız, biraz da avalıyız," tavırları Meşe'de de kendini gösteriyor. Kendini her şeyin farkında, her şey hakkında konuşabilecek insanlardan sayıyor. Zaten o dönemde yazılan çoğu kitap aynı dertten muzdarip. Milletvekili Edebiyatı diyorum ben buna. 

Hoş kitap değildi, her şeyden önce bunu söyleyebilirim, fakat okurken keyif aldım ve hızlıca bitirdim. Kitabın pek bir edebi değeri olduğunu düşünmüyorum zira daha çok karakterler üzerinden verilen fikirler gösterilmiş. Karakterler dediysem yanlış anlaşılmasın 30'dan fazla karakterden bahsediyorum. Bu kadar çok karakterin ancak 2 amacı olabilir. 
  1. Olayları olabildiğince dallandırıp budaklandırıp giren karakterler üzerinden türlü alanlarda yargıda bulunabilmek. Çokça yapılır, çok da kolay bir tekniktir. Mesela bir gün iş çıkışı manava uğrar karakterimiz, manavla dertleşir manav, nasıl oluyorsa artık, Osmanlı'nın yıllarca Anadolu'yu ambar olarak görmesinden yakınır. Kitapta geçmiyor ama. Olay bu işte.
  2. Okuyucuları kitaba bağlamak. Karakterler o kadar çeşitli ki - bu çeşitlilik iyi bir şey değil zira karakterler çok sığ sadece tipler, karakter demek çok yanlış oluyor aslında, baş kahramanı bile tip - bu çeşitlilik içerisinde kendinizi yakın hissedip de bağlanamayacağınız karakter yok. Baş karakter olmadı mı? Hasan Bey var, doktorumuz var, ayaşlı var, Turan var. Var da var. İstediğini seç beğen al. 
Kitap aceleci bir kitaptır. Meşe, belli ki, okuduğu özendiği o toplumsal sorunları güzel bir kurgu ve güzel bir karakter derinliğiyle anlatan kitaplara özenmiştir fakat onların yazarları kadar sabırlı olamamıştır. Zira bu kitabın 200 sayfa tutması neredeyse bu akıma toptan hakarettir. "Bakın ben karakter yazamıyorum, zaten umrumda da değil, fikirlerimi verip gideceğim," demektir. Fakat bu kitap, kişilerin kitabı değildir. Bu kitap bir evin kitabıdır. Bir pansiyonun kitabıdır. Pansiyonu anlatır. Pansiyonla biter. Türlü buhranlar yaşanır ama bunların hepsi o evde kalır. Bu kitabı bir miktarda olsun ilginç kılar.

Milletvekili Edebiyatı dedik, fikirler var dedik. Ne fikirler var peki? Bu fikirler de bir yerde önem arz ediyor, çünkü kitap eskiden kalmış değişmesini istediği şeyleri eleştirmiyor. Eskiyi tamamen bırakmış ve yeninin içinde bocalayanları eleştiriyor. Reformist, Devrimci bu halkı biraz frenleme girişimi olabilir mi? Bilemiyorum, fakat kitap bir sağduyu çağrısı yapıyor kimi zaman. Zaten en çok eleştirilen konular ahlak ve bürokrasi. 

Örneğin sayfa 15, 16'da cumhuriyetle gelen kadının çok ciddi bir eleştirisi yapılıyor. Hareketleri davranışları "doğru" bulunmuyor, hele saçları ve giyimleri! Fakat bunu yazardan duymuyoruz. Yaşlı bir kadından duyuyoruz. Bu yaşlı kadın, bunları söylüyor ve çekip gidiyor romanımızdan, bir daha yüzünü gören yok. 

İskender Beyle beraber kitabın bir süre ortasına oturan açgözlü, pragmatist, makyavelist tavır, ileride gelecek liberal bir bakışı küçük bir alana hapsediyor. İskender Bey, nedense hiçbir şey başaramıyor her geçen gün giderek çöküyor, sırtını dayadığı kişilerden verim alamıyor. Bunun öyle laf olsun diye yazıldığını düşünmüyorum, Elbette İskender'in altında bu fikrin, bu görüşün elbet bir gün batacağı fikri hakimdir. 

"Memurlar amirlerinin ve arkadaşlarının zayıf taraflarını bilmezlerse, yerlerinde emniyetle oturamazlar," diyerek de bürokrasiye laf ediyor. Hasan Bey'in hallolmayan işleri ve katiplikte istenen torpil işleri de bu tespitin ekmeğine yağ sürüyor.

İşin garip bir tarafı hikayeyi anlatan kahramanımız kişilik sorunları yaşıyor. Kendini kanıtlama isteği var sürekli. Bu istek yüzünden çoğu kişiyi reddetmekle kalmıyor, reddettiği için hayatlarında büyük yaralar açıldığını düşünüyor. Oysa böyle bir durum yok. Değişen ahlak yapısıyla kimsenin kahramanımızı umursadığı yok, ne de olsa deniz de balık bul! Herkesin bu kafada olması, ama buna rağmen yine de kahramanımızın etrafında inanılmaz bir telaş heyecan olması açıkçası çok garip. Karakter etrafında olanlara göre düşünmüyor, düşündüklerine göre de hareket etmiyor. Yine de bir kabulleniş sürecinden geçiyor:

"Yanlış var, bugün 'eğlenmek' mesele değil, 'evlenmek' bir hadisedir."

"Aşk filan bunlar saçma, doğrusu bu ki, ben onun zevkine hizmet ediyorum."

"İnsan sevmek ne demek olduğunu unutuyor da beni seviyorlar diye kendini avutuyor!"

"Belki de hiçbir şey söylemeyecekti, ben kendimi aldatıyordum."

Enteresan bir hikaye, fakat enteresan olduğu kadar da ziyan edilmiş bir hikaye.

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Bir Apaçi Masalı No:1 Ayran Geven - Angutyus

Öyle kahve ve çikolata ile okunacak kitaplardan değil bu. Yeşil çayınızdan çok faha fazlasını hak ediyor. Öyle keyif kitabı falan da değil. Yanlış anlamayın sakın internet hep güzel şeylere tanık olacak değil. Bu uzun soluklu hikayeyi elinizde biranız yanında da tuzlu fıstığınızla karşılayacaksınız. Zorlu bir yolculuk olacak zira. Öyle aşk serüvenleri falan da yok. Çok net, düz fakat düzlüğü ve netliği onu nasıl keskin kılıyor! Peşinen söylemesi!

İnanılmaz bir önyargıyla başladım. "Dizüstü Edebiyat"ı henüz kitaplarını okumadan sosyal medya gibi özgür bir alanı rant malzemesi olarak kullanmaya başlamakla suçluyordum. Fakat Fetih Naci ile yıktığım Türk Edebiyatı önyargılarıma, bir de bunu ekledim. Daha hikayeden önceki angutyus'un elinden yazılmış kısa girişe tav oldum. Hatta içimden bir ses, "sen Türkiye'nin Jack Kerouc'ını mı keşfettin acaba?" diyordu.

Dediğim gibi öyle keyif kitabı değil. Deli bir hayat hikayesi var kitapta. Sessiz sakin başlıyor, ufak bir bozkırda. Masum duygulardan başka hiçbir şey yok. Angutyus tekrar bir çocuk olmayı başarmış. Fakat hızlı büyüyor. Kendini bir anda o dramın ortasında buluyor. Yapbozun bir tarafı "ankara", diğer tarafı ANKARA. Gördüklerini henüz aşina olmadığı bu yapboza güzelce yerleştirmeyi biliyor. Her ne kadar ileride değişecek olsa da hayat görüşü yavaş yavaş oluşuyor. İşin güzel tarafı, sadece bir yapbozun mekanikliği yok. Angutyus tespitlerini hakiki bir dünyadan aldığını kanıtlıyor. Hissediyorsun, ne demek istediğini hissediyorsun. Bugün orada burada entelektüel seminerlere katılan çoğu yazarın yapamadığını Angutyus bileğinin hakkıyla yapıyor. 

Kimi zaman bu duygu o kadar yoğunlaşıyor ki, örneğin bilhassa 41. sayfada, biraz daha yazsa ağlatacak o denli gerçekçi. Özellikle o konuya da biraz aşinaysanız, zorlanacağınız cümleler var. 

Nedir bu kadınları koruma içgüdüsüyle evlat denilen hayırsıza bağlayan?
Okuyan herkesin ortak görüşüdür, öyle bir cümle var ki 1000 yıllık Anadolu-Türk kültürünün o asıl sorununu göbeğinden kavramıştır. Bu kadar uzun süredir beceremediğimiz ve bence uzunca bir süre de beceremeyeceğiz bir yetiden bahsediyor angutyus. Birliktelik:

Bu ülkenin insanından utanan yavşaklar bittiğinde, bu ülke daha yaşanır olacak.

Kitap günümüz kolay okunur kitaplarından farklı. Hiç ara yok. Olmaması da normal, araya ihtiyacı yok. Normalde kitapları okunur kılan, yazarın beceriksizliğini veya mekan değişimlerini daha kolaylaştırmak için kullanılan bu aralardan kitapta eser yok. Angutyus yazdığı bu uzun metrajlı hikayeyi çok rahat okutuyor bize, böyle akıcılık günümüz edebiyatında zor rastlanır bir şey.

Ktiabın bir diğer güzelliğiyle her konuya değinilmiş, her şeyden bir tat alınmış. Hayatın tam içinden, tam olması gerektiği gibi. Biz olmanın ne demek olduğunu anlatmış, biz'in nerede başladığını, nasıl başladığını kendi tecrübeleriyle anlatmış. Kendi cemiyetinin ben'inde yaşayanlara güzel bir selam çakmış. Yetmemiş, sınıf ilişkilerine de değinmiş. Ankara'da ekmek elden su gölden olan hayatını hiçbir zorluk üzerine kurmayan insanların sembol edindiği orak ile çekicede çakıyor. O da yetmemiş, zamane ergenlerinin şiirlerine konu edindiği güz romantizminin içine tükürüyor.

Orak talihin sapını kesmek, söküp almaya yarar sadece.
Sikeyim ben güz günlerinin ağır romantizmini.

Bunları bütün hayatını şekirde şehir merkezinin kaldırımlarında sürtenlerin bilemeyeceğini de tahmin ediyor ki uzun uzun anlatıyor neden bahsettiğini. Ama onunla beraber bizde hayatında ilerliyoruz. Adana'da yaşadığı boşluğu biz de yaşıyoruz. Alanya'da amcasını onunla beraber siklemiyoruz. Biz de onunla beraber kız tavlıyoruz. Mis gibi taktikleri alıyoruz abimizden, kızların bamtellerini öğreniyoruz. Eylül hatunlarını öğreniyoruz. Bunlar türlü tecrübenin sonucu tabii, bir kerede olmayacak işler biliyoruz. Ama biliyoruz ki "O talih kuşunu bulup yatırıp sikicem," diyor angutyus.

Askerliğe gidince de kısacık anlatıyor anılarını fakat, şehitlerin kimlerden çıktığının altını çiziyor. Toplumdaki ötekilerinin gittiği cennetten bahsediyor. 

"Sikeni bol bir orospu gibidir İstanbul." İstanbul hakkında daha doğru ne söylenebilir bilemiyorum. Tüm o yollar, insanlar, bu metafora hizmet eden ufak detaylar şu anda. 

Kitabın en sonunda da İsveçli hatunun yanından ayrılıp Sara Jane'den de tekmeyi yiyoruz ama olsun, yuvarlanacak yeni bir istikamet çıkıyor. Hayatın bize öğreteceği şeyler var demek ki. Ben henüz bu kadarına erişebildim. Son zamanlarda okuduğum en akıcı hikayelerden olması bir kenara dursun, böyle de bizden bir hikaye, gerçek bir hikaye zor bulunur cinsten. Okuyun, hissedin.
 
Dipnot: Dizüstü Edebiyat'a böyle bir kitap bastıkları için teşekkürler, fakat kitapta inanılmaz baskı ve yazım hataları bulunmaktadır. (6. Baskı) Tekrar gözden geçirildiğinde daha da harika olacaktır.

26 Temmuz 2013 Cuma

Bir Zambak Hikayesi - Mehmet Rauf (Sel Yayıncılık Röportajıyla!)




Mehmet Rauf tarafından yazılmış asıl ismi Bir Zanbağın Hikayesi olan Sel Yayıncılık tarafından "Cinsel"  serisiyle piyasaya sürülen bu kitap, ilk olarak arka tarafında Osmanlıca orijinal versiyonunu arkasında barındırmasıyla beni tavladı. Hele bir de Mehmet Rauf'un önsözünü görünce tadından yenmez oldu. Tüm metnin, gayet güzel bir dille sadeleştirilmiş olması beni iyice memnun etti. Keşke Sel Yayıncılık kalkıp diğer eserleri de böyle güzel sadeleştirse dedirtti.

Başlamadan Evvel
Bu kısım gayet ilginç zira Mehmet Rauf önsözünde zamane ahlak anlayışını gayet sertçe yadsıyor. Kitabı kendisi gibi kadın vücuduna hayran insanlar için yazdığını ve bu türk kitapların niye böyle gerekli olduğunu anlatır. Ardından da şöyle bir cümle kurar:

Ve onlara [genç kızlar, aile valideleri, kadınlar kadar namus paranoyasına ve fanatikliğine sahip olanlar] şimdiden haber verir ve tavsiye ederim ki, şayet yanlışlıkla bu kitap ellerine geçerse, sakın okumasınlar... Ve şurası da bilinmelidir ki, bu ön açıklamalara rağmen okuyacak kadar merak delisi olanların şikayete de hakkı olmaz.



Bu cümlenin ardındansa niçin zambaktır kitabın adı, onu anlatır. Aslında bu hususta kadını bu denli metalaştırması, her ne kadar tüm suç onun olmasa da, zira tüm bu fikir daha öncelere dayanır, beni rahatsız etmiştir. Sadece bu kısmıyla değil giderek daha da çok rahatsız eden bir hal de alacaktır.

Hayret
Fakat asıl şaşırtıcı olan 1910larda Osmanlı Edebiyatının bu kadar uçmuş olmasıdır. Her ne kadar Mehmet Rauf bu hikayenin bir çeviriden ibaret olduğunu söylese de, ki benim aklıma ilk Lady Violette gelmiştir, cesaret edilip bu kitabın yazılmış ve basılmış olması fazlasıyla enteresandır. Tabii hayatı o kadar uzun olmayacaktır, kısa bir süre sonra ahlaka ve aile kurumuna zarar verici olduğu gerekçesiyle sansürlenmiştir. 

Karakterler ve İsimleri
Kitap boyunca erkek karakter isimsiz. Tüm olaylar onun başından geçiyor, tüm hikayeyi o anlatıyor fakat ismini öğrenemiyoruz. Kitap çok yüzeysel bir okumaya tâbi tutulduğunda gözden kaçan bu ayrıntı, aslında kitapla ilgili bize çok önemli bir şey söylüyor: Karakterler hikayenin bir aracı olduğu kadar bir fikrin de aracı. Genel bir erkek fikrinden bahsediliyor burada.

Küçük kızın adının Zambak olması da ayrı bir motif. Kitabın başında öve öve bitiremediği "kadın cinsel organı" kendisini bu isimle var ediyor. Çoğu zaman bu organın, kitabın karakterine göre,  tüm görevlerini üstlenip erkeği kolayca baştan çıkarıyor. 

Naciye ismini okuduğum zaman da "Vay canınaa... demeeek..." dedim. Bana kalırsa, Naciye kişisi, ismiyle beraber yeni kadınlığı temsil ediyor. Bu yeni kadın sınıfı geçmişteki erkeğe ait görevlerden vazgeçmiş ve dahası "sevici"lerden olmuştur. Tabularla bir bağı kalmamıştır ve imkan bulduğu her an bu bağları eleştiriyor. Açıkçası böyle bir karakterin varlığı bile büyük bir cesaret örneği. 

Tasvirler
"Vuhuu..." denilecek tasvirler var. Eylül'den tanık olduğum o uzun ve geniş tasvirler yine burada kendini gösteriyor fakat çok farklı bir açıdan anlatıyor aşkı. Kimi zaman edebi bir söylem tuttururken, kimi zaman da cinselliğin en önemli anlarını gayet etkileyici, hatta itiraf etmeliyim ki, heyecanlandırıcı bir şekilde anlatıyor. 

Kitap pek az reklamı yapılmış, basıldığı zaman Mehmet Rauf'un başına türlü şey getirip hapse atılmasına ve meslekten alınmasına sebep oluyor, hatta kötü bir evliliğe bile sebep oluyor. 

Ayrıca Sel Yayıncılık ve Cin-sel Kitaplar Serisi sorumluları bizi kırmadı ve sorularımıza cevap verdiler. Onlara da ayrıca teşekkürler.


1.       Bir Zambak Hikayesi, Mehmet Rauf’un antolojisinde nereye düşer?

İstanbul’da doğup büyüyen Mehmet Rauf, ilk gençlik yıllarından başlayarak Halit Ziya’nın ve genel olarak gerçekçilik akımının etkisinde kalmıştır. Hikayelerinde toplumsal sorunlardan çok bireysel sorunlara yönelen ve psikolojk çözümlemeler yapan yazar, Türkiye Edebiyat tarhinde “ilk psikolojik roman” olarak bilinen, ve kendisine asıl ün getiren romanı Eylül’ü 1901’de yazmıştır.
Daha sonraki eserlerinde de çoğunluka aşk ve kadın konusunu ele almış, dilde son derece yalın ve anlaşılır olmaya dikkat etmiştir. Yazar tüm eserlerinde kadınları odağa alır, kadınların sorunlarına eğilir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında kadın dergileri de çıkarmıştır.

Aslı "Bir Zanbağın Hikâyesi" olarak imzasız yayımlanmış olan erotik/pornografik hikaye "Bir Zambak Hikayesi", diğer konulara olduğu gibi cinselliğe de kadınlar açısından bakması, kadını yüceltmesi anlamında Mehmet Rauf’un genel çizgisine uygundur. Ancak erotik içeriğiyle kendisinin başına bela olmuş, 8 ay hapis yatmasına ve askerlikten çıkarılmasına neden olmuştur. 

Kitabın “Başlamadan Evvel” başlıklı önsözünde yer alan, kadının cinsel organına düzdüğü methiye, yazarın bakış açısını özetler niteliktedir.

2.       Kitap neden Osmanlıcası ile birlikte basılmıştır? Böyle basılmasının özel bir anlamı var mı?
Bir kitabın çevirisi, her zaman yazıldığı dildeki lezzeti vermiyor. Bu başka diller için ne kadar geçerliyle Osmanlıca için de geçerli. Hatta Latin alfabesine geçişle birlikte "Eski Türkçe" kelimeler yerine yeni kelimeler üretmeye kalkışmak ve bu ikame kelimelerle edebiyat yapma uğraşı dilimizi zenginleştirmenin aksine imkanlarını kısıtlamıştır da.
Biz de söz konusu metni Osmanlıcasından okuyabileceklere bu fırsatı vermek istedik.


3.       Servet-i Fünun’un gelenekçi olmadığı aşikar, fakat geleneklerden bihaber de değillerdir. Bu durumlar altında Mehmet Rauf’u böyle bir romanı yazmaya iten nedir?
Yazarı böyle bir roman yazmaya iten nedenlerle ilgili sanıyoruz ancak spekülasyon üretebiliriz.

Bizce en büyük neden, kitabın yasaklandığı ve yazarın hapse mahkum edildiği gerçeğinden hareketle, cinsellikle ilgili toplum üzerinde çokça hissedilen baskılardır diyebiliriz. Baskılar, genelde düşünen ve yaratan zihinleri, toplumda yankı bulmayan gerçekleri ele almaya iter.


4.       Metmet Rauf’un bir homofobik olduğunu düşünüyor musunuz? Size bu novellanın yazılış gayesi nedir?
Edebi bir kişiliği ve metni yazıldığı dönemle birlikte değerlendirmek gerekir. Bir Zambak Hikayesi, şu dönem yazılmış olsa keyifli bir fanteziden ibaret kalır ama yazıldığı dönem için öncü bir metindir. Mehmet Rauf da homofobik değil "normal"in dışına çıkabilmeyi göze almış bir yazardır.

5.       Kapak niye mor-siyah?
Mor-siyah rengin seçilmesinin özel bir nedeni yok, ayrıca biz renk seçimini daha sonra değiştirmiştik. Kapağın arkasında durduğumuzu söyleyemiyoruz pek. 

6.       Cinsel serisini oluşturan kitaplar arasında bu kitabın birinci olmasının bir sebebi var mı?
Cinsel Kitaplar'a Mehmet Rauf'la başlamamızın nedenlerinden biri de Rauf'un sadece Eylül'den ibaret bir yazar olduğuna itiraz etmekti. Bir de yukarıda da belirttiğim gibi Bir Zambak Hikayesi, öncü bir metindir.

7.       Bu seri ile Türk Edebiyatına nasıl bir değer katmak istiyorsunuz?
Cinsel Kitaplar dizisine yüklediğimiz anlam edebiyatın dönüştürücü gücüne olan inancımızdı. Erotik hatta pornografiye yakın bir dil kurarak da güçlü bir edebiyat damarının olduğunu hem şimdiye kadar yazılmış kitapları seçerek hem de bu anlayışta yazan yeni isimler keşfedip edebiyat ortamına katkılar sunmayı amaçladık.
8.       Kitap 1910’da basılıp kısa bir süre geçince toplatıldıktan sonra diğer baskısına kadar nasıl bir süreçten geçti, başına neler geldi?-
Bir Zambak Hikayesi, Mehmet Rauf'un hayatında önemli "olumsuzluklara" neden maloldu: Ordudan atıldı. Fakat M.Rauf'un bunun böyle olacağını bilerek davrandığından da kuşkum yok.