6 Şubat 2013 Çarşamba

Yaşlı Adam ve Deniz - Ernest Hemingway

 Hemingway'in romanları hakkında bir sürü yorum duydum. Fakat  nedense ya çok beğeniliyorlardı ya da tam tersi tarzı çok yavaş ve yavan bulunuyordu. Hemingway'i ama ne olursa olsun en azından bir fikir edinmek için okumak istediğimden, bulduğum en kısa kitabıyla başladım.

Kitabın konusu, başlığından da anlaşılacağı gibi, balıkçılık ile geçinen bir kasabada yaşayan yaşlı bir adam hakkında.

Uzun süredir balık tutamadığı için kendini bahtsızlığın kovaladığını savunan adam, her zamanki gibi denize açılıyor. Fakat bu sefer normalde açıldığından daha uzaklara gidiyor ve birkaç saatlik bir bekleyişin ardından bir balık oltasına takılıyor. Takılan balık adamın bulunduğu tekneden daha büyük ve güçlü olduğu için, yaşlı adam ile balık arasındaki çekişme günlerce devam ediyor.

Kitabın sonuna kadar bu balıkla çekişen adam, her ne kadar kendini doğayla özdeşleştirse de ve denize ve yıldızlara kardeşlerim diye hitap etse de, balığı öldürmeyi kafasına takıyor. İlla bu bahtsızlığımı yeneceğim diye kafasına takmış yani.

Kitabın sonunu tabii ki söylemek istemiyorum o yüzden kitabı okumanızı kesinlikle tavsiye ederim. Zaten bir oturuşta rahatlıkla okunabilen bir kitap.

Biraz balık dünyasıyla haşır neşir olduğu için Jules Verne'in 'Denizin Altında Yirmi Bin Fersah'ı gibi bilimsel balık terimleri/isimleri ve onların betimlemelerine girer diye biraz korkmuştum ama Hemingway çok şükür o konulara fazla girmemiş daha çok psikolojik (hatta belki de felsefik bile diyebiliriz) açıdan yaklaşmış olaylara.

Kitabı bitirdiğimde her ne kadar hüzünlenmiş olsam da kesinlikle okunulmaya değer bir kitap. Hemingway'in diğer kitaplarının da artık gözümü korkutmamasını sağlayan bir kitap olmuştur bu.

Kötülük Çiçekleri - Charles Baudelaire

                                                                                                       
Herhalde Charles Baudelaire bu şiirleri yazarken ölmeye de yazıyordu bir yandan. Acılarıyla yüzleşiyordu. Charles'ı kendi dilinden de okusanız, çevirisini de okusanız sizi bambaşka bir ruh alemine götürüyor. Bir ihtilal sırasında içine o kadar kapanıyor ki, bambaşka bir dünya yaratıyor kendine. Şikayeti bile olmuyor bundan, kurtarıyor kendini kanlı çevresinden. Bu dünyanın girişi de belli aslında, ölümü sindirmek gerekiyor ruhlarda. İster istemez her şiir okuyucusu, Baudelaire okuduğu zaman bir adım öne geçer ama bu ruhu tattığı zaman sınıf atlamış olur zevkinde.

Belki de benim yıllar içinde en büyük rehberim olan bir kitap bu. Gerek saf şiirin bir başyapıtı olması gerek metafiziğin inanılmaz harmanıyla Baudelaire dönemini aşıp bugünlere geliyor. Erdoğan Alkan'ın Varlık Yayınları'ndan çıkan 'Kötülük Çiçekleri' çevirisi, Fransızca'dan Türkçe'ye o kadar iyi çeviriler barındırıyor ki sanki Baudelaire yanınızda şiir okuyor gibi geliyor çoğu zaman. Hele tam biri öldüğü zaman içinizde olan o derin sızı, sizi bir anda mezarlıktan geçiyor hissine sokuyor. Daha da derine inmek isterseniz, düşünüyorsunuz acaba kötülük çiçekleri nedir diye. Sadece bir çiçek mi bunlar yoksa daha mı fazlası? Bu çiçekler sadece cehennemin bir parçası gibi geliyor başta ama Baudelaire kendine yasak bir cennet kurmuş oluyor.

En kritik nokta da bu kitapta Baudelaire'in şeytanı övmesi oluyor döneminde. Böyle büyük bir dehanın oradaki vurgusu ne olmuştur tartışılır durulur. Baudelaire aslında o bastıramadığı güdüleri bir nevi cellat kılıyor kendine. Baudelaire şiirin bir peygamberi olarak görülse de, o gün aforoz ediyorlar şiirinden. Eşcinsel yapısı, 'kendini' sürekli günahlara çağırması, Baudelaire'i herkesten eşsiz kılıyor. Hatta fazla eşsiz kılınıyor ki, açılan davalardan sonra onu koyacak bir hücre bile bulunamıyor belli ki. Peki onun günah anlayışı ne diye düşünülüyor insanlar tarafından: Ölen kahramanlar mı yoksa ölen sözcükler mi? Ölen şiirler oluyor sonunda. Hala anlayamıyor belki çoğu insan Baudelaire'i, belki de hissedemediklerinden. Çiçekler nasıl kötü olabilir diyorlar hele ki bu denli. Ancak en sonunda anlaşılıyor, 'Kötülük Çiçekleri', Baudelaire'in ruhunu asil kılıp sonra ondan kopan parçalar bilmecesi.

Her insanda, her zaman, eşzamanlı iki eğilim vardır; Biri Tanrı'ya, öteki Şeytan'a doğru.  
Charles Baudelaire


5 Şubat 2013 Salı

Rengahenk - Can Yücel

"Gün aydındır, gece de gece." diye başlayarak gözlerime bir aşk perdesi indirdi hemencecik. Okudukça, sizi bambaşka bir Türkçe ile karşılıyor. Hatta, bir süre sonra, "rengi, ahengi ben ne sanıyormuşum acaba?" diye sordurtuyor size. Binlerce farklı imgenin tek tek tadını almanızı sağlıyor.

Çizimler ise size bir hayli zaman harcatıyor. Sarhoş ediyor, başka bir yerde uyanma etkisi veriyor. Birden kendinizi kitaptaki çizimlerden birine bakarken, şehrin garip bir köşesinde buluyorsunuz. Bazen kelimelerden oluşan dönerek düşen bir yaprak, gerçek yapraklara taş çıkarıyor. Ya da, "GEBEGİBİDİR / GİBİDEGEBE" okur, okur, okur düşünedurursunuz.

Bazı mısralar da hayatınıza göz kırpar gökyüzbin kere. Bazen de güldürür: "HIYARARŞİ / Hıyar diyorum / Yoo, ben turşuyum diyor."

Bazen de uğraşır, uğraşır doğru imajları bulamazsanız, canlandıramazsınız bir şey, ama yine de keyif verir. "Ruhumtırak bir kedi geçti yanımdan / Ardından da kapkara bir erkek..." İlerinin çoook, ilerinin dünyasından Türkçe'ye derin bir bakış. Modern şiire renk katmak böyle bir şey heralde.

Kimlere ilham vermez ki böyle şiirler, kimleri bu dünyadan alıp götürmez ki.

Dorian Gray'in Portresi - Oscar Wilde

Çoğumuzun az çok bildiği bir hikaye Dorian Gray’inki. Genç, yakışıklı, herkesi kendine hayran bırakan güzelliğe sahip Dorian yaşlanmaktan, çirkinleşmekten korkmaya başlar. Güzelliğini korumayı başarsa da asıl çirkinliği yenemez.” Hangisi daha korkunç : günah çizgileri mi, yaşlılık çizgileri mi?”
Oscar Wilde bu eserinde temel olarak güzellik kavramı üzerinde dursa da her sayfada başka şeylerden de bahsediyor. Dış güzellik iç güzellik gibi sıradan bir çatışmayı ahlakla, sanatla, haz duygusuyla harmanlayıp önümüze koyuyor. Bunun yanında karakterlerine eklediği özellikleri bu kavramlarla eşleştirirken buluyorsunuz kendinizi.

Temel olarak üç karakter göze çarpıyor: güzelliğiyle sınanan, iyiyi de kötüyü de güzeli de çirkini de yaşayan Dorian Gray, ve onun yanında olan iki arkadaşı. İkisi de belli bir noktada hazcı olsa da Dorian’ın portresini yapan Basil Hallward sanatı, vicdanı ve gözlerini gerçek dünyaya kapamış insanları temsil ediyor. Ta ki güzellik yanılgısı onun da sanatını mahvedene kadar. Diğer tarafta ise Lord Henry Wotton duruyor. Hazzın ve acı gerçeklerin temsilcisi. Her konuşmasında kitabın asıl konusunu unutturup onun verdiği cevaplar üzerine gidiyorsunuz. “Mağara adamı gülmesini bilseydi tarih bambaşka bir yol alırdı,” gibi bir çok fikir ortaya atıyor. Verdiği öğütlerle Dorian’ı kendi dünyasına çekiyor. Bu öğütlerden birisi sanat,sanatçı ögelerini de içeren bir konuşmada yer alır. Lord Henry, Dorian’a,hayran kaldığı tiyatrocu Sibyl Vane hakkında tavsiye verir: “ İstersen Ophelia’nın yasını tut. Cordelia’yı boğdular diye başına küller serp. Brabantio’nun kızı öldü diye göklere doğru haykır. Yalnız Sibyl Vane için gözyaşı dökme. O bunlardan daha az gerçek.”
Bahsettiğim gibi her ne kadar hikayeyi duymuş olma ihtimaliniz çok yüksek olsa da bir hikayeden çok daha fazlasını içeren bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. En kısa zamanda filmini izlemeyi düşünsem de fazla bir beklentim yok. 
               
                 
               



Second Glance - Jodi Picoult

  
  Bir Jodi Picoult aşığı olarak kitaba doğal olarak bir ön yargı ile başladım. Yazdığı bütün kitapları sevdiğimden dolayı bu kitaptan da etkileneceğimi düşünerek yatağıma kuruldum. 


  Bu kitabında Picoult, diğer birçok kitabında da olduğu gibi, bir sürü farklı hayatı tek tek ele alarak kitabın sonuna doğru birleştiriyor. Hayatının aşığını bir araba kazasında kaybeden otuzlu yaşlarında bir adam, kseroderma pigmentosumlu (güneş ışığına çıkınca deri hücrelerinin kanser hücrelerine dönebildiği ve hemen deri yanıklarına sebep olan bir deri hastalığı) oğlu olan bekar bir anne, son günlerini huzurevinde geçiren yaşlı bir adam, sıkça hayalet gördüğünden şikayet eden bir kıza sahip başka bir bekar anne ve karısı tarafından terk edilmiş bir polis memurunun hayatlarını kesiştiren bir öykü. 

  Kitaplarını yazarken çok iyi araştırma yapan Picoult bir yandan da 1930'larda başlatılan Vermont Öjenik Projesi'den bahsetmiş. Amerika'da o senelerde bu tarz araştırma ve projelere karşı bir yasa olmadığından bir sürü insan, ortalama bir bireye göre, zeka ya da yetenek açısından daha geriyse ya toplumdan uzaklaştırılmış ya da kısırlaştırılmıştır. Bu projenin tarihine ve insanlar üzerinde bıraktığı etki çok çarpıcı bir şekilde anlatılmış.

  Bu birbirinden farklı renkli karakterlerin geçmişi ve geleceğini ele alan Picoult, aynı zamanda paranormal konulara da çokça yer vermiş bu kitabında. Ruhlar ve öteki dünyadan bahsetmiş olsa da asıl vermek istediği mesajları çok daha farklı olduğu için, normalde bu temaları hiç sevmeyen biri olarak bile bu kitabı beğendim. 

  Belki kitabın tek kusuru için çok fazla konuyu birden ele almış olmasını örnek olarak verebilirim. Özellikle ilk sayfalarda her konuyu başından okura tanıttığı için, her sayfayı çevirişimde 'Daha başka neyden bahsedeceksin?!' tepkisini verdim. Fakat sayfalar ilerledikçe, konuya da hakim olunca bunu da göz ardı ettim.

  Her ne kadar başta biraz yorucu olsa da Jodi Picoult bir kez daha beni kendine aşık etti. Onun tarzını ve seçtiği konulara bakış açısını başka hiçbir yazara değişmem.

  Muhtemelen filme de uyarlanmış olan "My Sister's Keeper" (Kız Kardeşim İçin) kitabıyla bilinen Jodi Picoult'nun diğer eserlerinin de okunmasını tavsiye ederim.

4 Şubat 2013 Pazartesi

Mezbaha No 5 – Kurt Vonnegut

Uzun süredir okumak istediğim yazarın, sevdiğim konulardan biri olan, ikinci dünya savaşı üzerine kurulmuş bir romanı bu. Kitabın başında kısa bir süre hikayeyi anlatmaya nasıl başlayacağından söz ediyor. Daha doğrusu bir arkadaşının evine gidiyor.


Arkadaşı İkinci Dünya Savaşını ve Dresden faciasını atlatan bir gazi. Savaş yıllarından sonra içki içemez hale geliyor. Savaş karşıtı bir eşi var. Hatta kitabın diğer ismi olan Çocuk Haçlı Seferleri’ni (Children’s Crusade) arkadaşının eşinden alıyor. Kadının korkusuna rağmen, kitap tamamiyle satirik bir yönde, savaş karşıtı bir imaj yakalıyor.  

Hikaye ise Billy Pilgrim isimli bir karakter üzerine kurulu. Vonnegut, ikinci dünya savaşını ve Dresden Katliamını yaşamış biri olarak, savaşın anlamsızlığına dair tüm fikirlerini çeşitli yazınsal tür, zaman ve kişiler üzerinden anlatıyor.  

Zaman içinde dengesiz bir duruşu olan Billy Pilgrim, sürekli kendi hayatı içinde farklı zamanlara seyahat ediyor. Gözünü bir süre kapatması dahi bu seyahata sebep olabiliyor, bazen ona bile gerek kalmıyor. Kendi kontrolünün dışında gerçekleşiyor tüm bunlar. Doğumuna, çocukluğuna, ölümüne defalarca seyahat ediyor. Bazen başarılı bir göz doktoru olduğu yıllara gidiyor, bazen yalnızca bir uçak kazasından kurtulmayı başaran biri oluyor, Tralfamadore gezegeninde porno yıldızı Montana Wildhack ile sergilendiklerinde hayvanat bahçesinde sevişirken buluyor kendini bazen de. Fakat en sonunda, tüm kişiliğini oluşturan, belki de bir hikaye anlatabilmesini sağlayan o yıllara gidiyor. İkinci Dünya Savaşında, bir işe yaramayan, cılız, yürümekten aciz bir asker. Kendi silah arkadaşları tarafından dövülüyor, almanlar tarafından esir ediliyor, işçi olarak çalışıyor, balık istifi şeklinde istiflenip seyahat ediyor, Dresden’e aşık oluyor, bombalanışın ardından o cansız şehirde yürüyor, yürüyor, yürüyor; kazıyor ve binlerce ceset buluyor.

“Listen: Billy Pilgrim has come unstuck in time.”  Şu açılış cümlesi, beni kitaba bağladı. Kitabın değil, hikayenin başlangıcıydı, fakat oturduğum yerde daha dik oturmamı sağlamama, kindle’ımı elimde daha sıkı tutmama sebep oldu. Okuduğum en iyi açılıştı diyebilirim. Savaşın bir insanın zihninde neler başarabileceğini tek cümlelik bir özeti gibi. Komik, sert, merak uyandırıcı, çoğu zaman iğrenç bir hikayeye adım attığınızı hissediyorsunuz. Mizahın en karası. Hikayeyi okurken, bu sertliğin farkına varıp bazen Vonnegut için bu kitabı yazmanın bir terapi olduğunu sezdim. Kendisi de bu Dresden faciasının ortasındaydı, roman, çok büyük oranda, kendi tecrübeleri üzerine kurulu.



Hikayeyi okudukça, Vonnegut’ın tüm o kara mizahına, ağır eleştirilerine denk geliyorsunuz. Açıkçası bunları okudukça kitaptan daha çok zevk aldım. O “Öeh…” dedirten paragraflar, çıkarımlar, kelimeler adeta akla kazınıyor. Duygu sömürüsü yapmaktan kurtulabilmesini ki genelde tüm ikinci dünya savaşı yazınları duygu sömürüsü doludur bu cümlelere bağlıyorum.

“At that time, they were teaching that there was absolutely no difference between anybody. They may be teaching that still.” Eğitim sistemlerine, ulus, fikir, yer kavramlarını umursamadan verilmiş en baba ayardır her halde bu.  20. Yüzyılda yazılan bu roman, hala çoğumuzun inandığı, inandırıldığı en büyük yalanlardan birini bulup suratımıza çarpabiliyor. “Hepiniz eşitsiniz!” “Ha siktir oradan…”

“’Get out of the road, you dumb motherfucker’ The last word was still a novelty in the speech of white people in 1944.” Amerikadaki Siyah – Beyaz kavgasını, kelimeler düzeyine indirip çok sadece, çok açık bir şekilde yansıtmış.

             “ ‘Why me?’

‘That is a very Earthling question to ask, Mr. Pilgrim. Why you? Why us for that matter? Why anything? Because this moment simply is. Have you ever seen bugs trapped in amber?’ … ‘Well, here we are, Mr. Pilgrim, trapped in the amber of this moment. There is no why.’”

Şu cümleler bizim şu saçma dünyada her şeyde bir mana aramamızı gayet güzel bir şekilde eleştiriyor. ‘There is no why’ diyerek gayet yeni bir bakış açıyor. Devamında ise, Tralfamadore gezegeninde onlarca şey sorgulanıyor. Dünyada ise bunların hepsi yine bir milisaniyeden çok daha kısa sürüyor. Hiç yokmuş, hiç duyulmamış, hiç fark edilmemiş gibi.

“So it goes.” Şu cümle koca kitap boyunca sizinle beraber geliyor. Hey orada mısın? Der gibi, takip edip etmediğinizi bir şekilde kontrol ediyor. Bir yandan da anlattıklarının anlamsızlığından boşluğundan yakınıyor. Yakındıkça daha çok şey anlatmaya başlıyor. Giderek azalıyor ‘so it goes,’lar. Fakat yine de hep biraz daha kalıyor. Hayatımızda da öyle değil mi? “Nasıl gidiyor hayat?” “Gidiyor işte…” “Eh işte…” Tabii, bu kelimelerin her ölümden sonra gelmesi de, bir şekilde ayrı tesadüf(!) So it goes, hadi geçmiş olsun…

“poo-tee-weet,” ne demek olduğu konusunda iyice düşünün. Kitabı okuyun, bitirin ve düşünün. Üzerinde düşünülmeden kütüphaneye koyacaksanız bu kitabı, hiç okumayın. Üzerine başka şeyler daha okumayacaksanız, merak ettiklerinizi araştırmayacaksanız ki merak edecek onlarca yeni şey veriyor hiç okumayan. Merak edilecek şeyleri anlayamayacaksınız, tüm bunları boş verin. Poo-tee-weet.